background

kapak

 

Önsöz

Sevgili Okurlar,

Öncelikle bilmenizi isterim ki, bu kitap, edebi bir kaygı ile yazılmamıştır ve ben de bir yazar değilim. Günlüğümdeki tam o anın duygularıyla yazılan cümlelerle, günlük tadında yazılmıştır. Ben hayatımın kırk iki yılını bir mühendis olarak laboratuvarda deneysel çalışmalarla geçirdim. Kitaplarda yazılan kimyasal-fiziksel formüllerin yazım hatasıyla yanlış yazılmış olabileceğini düşünerek, formülün nereden geldiğini araştırırken, hayatı zihnimi sürekli tatmin etmeye çalışarak yaşadım. Bu kitap, kendi sağlığımla ilgili olarak başladığım Reiki enerjisi ve çeşitli spiritüel çalışmalar sonucunda hayatımın amacını bularak, şifacı olmaya karar verdiğim bir anda tanıştığım kanser hastası bir kadınla, inme geçirmiş babam arasında yaşadığım fiziksel, ruhsal ve duygusal iniş çıkışlarımın hikayesidir.

Yine bu kitap, ruhun neler yapabileceğini anlatan ve kanser ile ölümü bana öğreten bu iki insana duyduğum sevgi ve saygıdan yola çıkılarak, onların bu yaşamına ithaf edilmek için yazıldı. Niyetim ve arzum benzer durumları yaşayan insanların kendilerini ve yakınlarını anlayabilmelerine yardımcı olmaya çalışmaktır. Burada yazılan satırları okurken amacım sizleri üzmek değil, kendinize ve yaşamınıza bakabilmenizi sağlamaktır. İyileşmenin sadece kalpte olduğunu ve şifanın da sevgiden başka bir şey olmadığını anladığım bu bir buçuk yılımı sizlerle paylaşmaktan mutluyum.

Oya Ekmekçi

Teşekkür

İlk olarak bu hayata gelmemi sağlayan, dünyada eşi az bulunur rahmetli annem Şerife ve babam Nurettin’e, kısacık birlikteliğimizde o kocaman kardeş sevgisini yeri geldiğinde ustalıkla dostluk ve arkadaşlığa dönüştürebilen rahmetli ağabeyim Turan’a teşekkür ederim.

Hayatıma girdiği andan itibaren yaşadığımız onca kaos ve sıkıntıya rağmen birbirimizden asla vazgeçemediğimiz ve hayatı her daim eğlenceli kılabilen sevgili eşim Serhat’a, tüm güzellikleri ile yaşamımı renklendiren, gurur ve mutluluk kaynağım olan sevgili çocuklarım Aslı ve Can’a hayatımda oldukları ve beni bu bir buçuk yıllık yolculuğumda da destekledikleri için teşekkür ederim.

Sevgili Neş’e beni Reiki öğrencisi olarak muhteşem yetiştirdin. Sevgili Ezgi bana benden daha fazla güvenerek, korkusuzca yüzebilmem için hayat denizinin içine attın. İkinize de sonsuz teşekkürler.

Kitabımın hazırlığı sırasında, yazdıklarımı sabırla okuyup, yardımcı olan ve değerli fikirlerini benimle paylaşan sevgili dostlarım Ahmet Akın ve Canan Batıman’a teşekkür ederim.

Yaşadığım tüm duygularımı, sevinçlerimi, korkularımı, üzüntülerimi, kızgınlıklarımı paylaştığımda beni yargısızca dinlediklerinden her zaman emin olduğum tüm Reiki aileme ve hayatıma bir şekilde dahil olarak insani gelişmelerime katkıda bulunan tüm insanlara teşekkür ederim.

Kitabımın internet sitesini ve tasarımını hazırlayarak sizlere ulaşabilmemi sağlayan sevgili oğlum Can’a  tekrar teşekkür ederim.

Ezgi’den Önsöz

2010’un sonu- 2011’in başı benim ölümle olan ilişkimin değişmeye başladığı zamanlardı. Arzu ile beraber yürüdüğüm yolculuk ise bu değişime çok büyük katkı sağladı.

Ölüm, hepimizin bir gün başına geleceğini bildiği ama konuşmaktan en çekindiği konulardan birisi. Dolayısıyla ölüm korkusu, hayatın bu dünyadan ibaret olduğunu düşünenler içinse en büyük korkudur. Ölüm, kocaman ve karanlık bir belirsizlik. Ölüm korkusu görmezden gelinip, inkar edildiğinde ise bizi içten içe kemiren, hayatımızı ufaltan, kanatlarımızı bulup uçmaktan alı koyan bir engele dönüşür. Aranızda “Ben ölümden korkmuyorum, kendim her an ölebileceğimi biliyorum. Benim korkum sevdiklerimi kendimden önce kaybetmek” diyenleriniz olabilir. Bu cümlenin içinde gizlenmiş ölüm korkusu da hayatları sinsice ufaltmaya yeter.

Arzu ile yeri geldiğinde şifacı-şifalanan, öğretmen-öğrenci ya da iki arkadaş olarak geçirdiğim zamanda ölümün bir son değil yeni bir başlangıç, dehşet değil neşe getirdiğini gördüm. Hayatta ki son günlerinde Arzu’yu hastanede ziyaretine gitmiştim, beraber bir meditasyon yaptık. Meditasyonunda öbür dünyaya nasıl geçeceğini, kimin kendisini alıp götüreceğini ve kimin onu diğer tarafta karşılayacağını gördü. Ölümle yüzleşti. Ne demek olduğunu algıladı ve bana da anlattı. Meditasyondan sonra “Nasıl hissediyorsun?” diye sorduğumda “Ben fiziksel olarak bu kadar ağrı ve kendimi bu kadar çirkin hissederken aynı zamanda hiç bu kadar güzel hissetmemiştim” dedi. İşte o an ölümün, hayat dediğimiz bir tiyatro perdesi kapanırken aslında başka bir düzlemde başka bir boyutta yeni bir sahnenin açılışı olduğunu fark ettim. Ruhumun en derinliklerine ve bedenimin iliklerine kadar biliyorum ki Arzu yeni sahnesinde çok mutlu.

Sizler için dileğimse Oya’nın değerli günlüğünü paylaştığı bu kitabı okurken içinizde ölüme karşı yeni bir pencere açmanız. Ve bu hayatı daha cesur, daha yürekten ve daha büyük bir coşkuyla yaşamanız. Çünkü Arzu’da sizler için bunu dilerdi.

İyi okumalar ve keyifli yolculuklar.

Sevgiyle,

Ezgi Sorman

Giriş

Çocukluğumda, etrafımdaki insanlardan duyduğum ve anlamaya çalıştığım, yaşadıkları olumsuz olaylarla ilgili olarak kullandıkları son cümle “Kader böyle imiş, alın yazısı kötü yazılmış” olurdu. Babam İlahiyat Fakültesi mezunu olduğu için zaman zaman ağabeyim ve ben onunla dini konularda konuşur, ondan hayat hakkında bir şeyler öğrenirdik. Dokuz on yaşlarında iken bir gün babama “Her şey alnımızda yazılı ise ve kaderimiz belirlenmişse işlediğimiz günahlardan nasıl sorumlu olabiliriz?” diye sordum. Bana yanıtı;

“Kızım kader tek bir çizgi değildir. Şimdi bir ağacı düşün. Onun yalnızca bir gövdesi var. Bu gövde insan hayatının yedi yaşına kadar olan kısmıdır. Sonrasında iki üç ana dala, sonra daha ince dallara doğru ağacın cinsine göre büyür. Bu dallardan bazıları çok sağlam, bazıları ise zayıf ve kırılgandır. Ağaca tırmanırken zayıf dalları seçersen, kırılır, sen de düşer ve yaralanırsın, canın yanar. Sağlam dalları seçersen de en tepe noktaya kadar sorunsuzca tırmanabilirsin.  İşte senin kaderin de bir ağacın dalları kadar seçeneğe sahiptir. Yedi yaşından sonra hangi daldan yürüyeceğini sen özgür iradenle seçersin.”

Eğer kendinize izin verirseniz, sevdiğiniz bir insanı kaybetmekten gelen acıda, pek çok şey öğrenebilirsiniz.

(Tibet’in Ölüm ve Yaşam Kitabı)

Serap telefonla aradı.

Oya Hindistan’a gitmek ister misin? Eğer arzu edersen benim evde toplanacağız program yapacağız.

Tabii ki çok isterim.

Serap benin Reiki Master eğitimimden sonra yakınlaştığım bir arkadaşım. Her birimiz hayatımızda olan maddi veya manevi sorunların bedenimizde yarattığı tahribatları iyileştirme arayışı içinde Reiki enerjisi ile tanışmışız. Hepimizin öncelikli amacı kendimizi iyileştirmek. Bedensel rahatsızlıklarımızı iyileştirirken, ruhumuzu da iyileştirebileceğimizi düşünememişiz. Ellerimiz ile kendimize ya da bir başkasına verebildiğimiz bu enerji ile bel fıtıklarımı iyileştirirken ve aslında ruhumu ağırlıklarından temizlerken, bir gün başkaları için de bunu kullanarak, hayatımın amacını bulacağımı bilmiyordum.

Toplanacağımız gün Serap’ın evinin tam önünde Hintli gibi giyinmiş şalvarlı bir kadınla aynı anda kapıdan giriyoruz. Şimdiden gitmeye hazır görünüyorsun diyorum. Cevap vermeden yüzüme gülümseyerek bakıyor. Ezgi ile ilk karşılaşmamız. Kim olduğunu bilmiyorum bile. İçerideki konuşmalardan kim olduğunu öğrendiğimde biraz mahcup oluyorum söylediklerim için. Benden yaşça küçük bu kadından daha sonra ne çok şey öğreneceğim.

Ben ilk on günlük kısımda onlarla olmak istediğimi söylüyorum. Eve gelince eşimle konuşuyoruz. O da hemen Yeni Delhi için Türk Hava Yollarından puanları ile bana businessclass bir bilet ayarlıyor, Hindistan koca ülke, biz neresine gideceğiz hiç bilmeden. Heyecanla Serap’ı arıyorum. O da bu fikri çok seviyor ve bir bilet de o ayırtıyor. Sonradan öğreniyoruz ki Yeni Delhi neresi Auroville neresi. Biri kuzeyde, diğeri güneyde. Çok gülüyoruz halimize ve aylarca arkadaşlarımız bizimle dalga geçiyor.

Aralık ayında Hindistan yolculuğuna çıkacağım. Reiki Master eğitimimi tamamlayalı bir yıl oldu. Bu süre içinde ağırlıklı olarak kendimle çalışıyorum. Korkularım, kendimde kabul edemediklerim, yaşadıklarım, derslerim, öğrendiklerim ve hala farkına varamadıklarım. 50 yıllık hayatımda kendime sormadığım hatta aklıma getirmediklerim.

Hindistan’a gideceğimi söylediğimde babam bana “Dinlerin doğduğu yere gidiyorsun” diyor. Yaptığım her şeyi onaylayan bir babamın olması hayatta yaşanan tüm sıkıntı ve acılara rağmen beni güçlü kılıyor.

Son birkaç yıldır kendime “Ben kimim?” sorusunu soruyorum. Sorumun cevabı, 28 Mayıs 2010 da günlüğüme içimden gelenleri yazarken geliyor.

“Aralıkta Hindistan’a yapacağımız ruhsal yolculuğa hazırlanmak istiyorum. Kendimi tanımak ve böylece başkalarının da kendilerini tanıyabilmelerine olanak sağlamak beni en mutlu kılan yaşam şekillerinden biri. Artık öğrendiğim en önemli konu zamanı kendimin yarattığı ve şartlara bağlı olmadığı. Olayların hiçbirisi şartlara bağlı değil. Benim duygu, düşünce ve davranışlarımın ürünü. Bugün kalemim durmak istemiyor. Bir gün bunları toparlayarak kitap yazabilirim. Aslında bu gerçekleşti ancak bu şimdi değil, zaman dilimi içerisinde bir yerde.

Yaşadığım her şeyin benim gerçek ben olmam için gerekli olduğunu görüyorum. Bunlardan bir tanesi eksik olsaydı ben olmazdım.

Ben kimim? Ben yaşadığım yaşamın her anında farklı bir ben oluşturarak (her farkındalıkta), aslında kim olduğunu her an farklı bir şekilde tarif eden (tüm farkındalıkların bütünü ile) ve bir gün bu yaşamın sonundaki benim. Yani hem bilinen hem de bilinmeyenim.”

Hindistan yolculuğu gerçekten benim için inanılmaz geçiyor. On günün sonunda yaşadığım onca deneyim ve bende yarattığı değişiklerle evime dönüyorum, hem de sigarayı bırakmış olarak. İnsan aklının alamayacağı, anlatılamayan ancak yaşanabilecek birçok olay.

Dönüşümüzden bir müddet sonra Serap yazacağı kitap için bana Hindistan’la ilgili yaşadıklarımı, duygularımı soruyor.

Bir tek cümle ile “Aidiyet duygumu kaybettim. Herkese, her şeye hem aitim hem de değilim. Bir bütünlük duygusu yaşıyorum.”

07 Şubat 2011

Bugün babamın doğum günü. Yetmiş dokuz yaşını bitirip, sekseninden gün almaya başlıyor. Babam Erzin’de ben de İstanbul’da yaşadığım için onu telefonla arıyorum.

– Kızım seksen yaşına girdim bugün.

Gülüşüyoruz telefonda. Bana televizyonda gördüğü ve 120 yaşına giren kadını anlatıyor ve gülerek;

– Benden 40 yaş büyük.

– Babacığım sen de yarı yaşın daha yaşarsan 120’ye gelirsin diyorum.

Sesi o kadar neşeli geliyor ki, ben de çok mutlu oluyorum. Evde yalnız olduğunu, eşinin ve çocukların Ceyhan’a gittiğini söylüyor. Kendisine dikkat etmesini söyleyerek telefonu kapatıyorum.

Babam annemin ölümünden sonra ikinci kez evlendi. İkinci hanımı da ne yazık ki kısa süre sonra vefat etti. Şimdiki hanımı ise benden 5 yaş küçük ve babam 70 yaşına yaklaşmışken üç erkek çocuk sahibi oldu.

Ağabeyim ve annemin arka arkaya vefatları, hem benim hem de evlat acısını da yaşamış babam için ağır deneyimlerdi.

Belki de bu hanımdan olan ilk oğlu dünyaya geldiğinde yüreğindeki acıyı hafifletebileceğini düşündü. Bir gerçek var ki o da hiç kimsenin yerini bir başkası alamıyor. Benim içinse kendi çocuklarımdan çok küçük bu çocukları babamdan bir parça olarak görsem ve sevsem de kardeş olarak görmek nerede ise mümkün değil.

08 Şubat 2011

Bugün Reiki Master arkadaşlarla Anadolu Yakasında oturan bir arkadaşımızda toplanacağız. Serap ve Bahar’a bizde buluşalım, tek araba gideriz diyorum. Akşam 6.00 sularında Serap geliyor ve Bahar’ı bekliyoruz. O ana kadar defalarca evime gelen Bahar evi bulamıyor, taksici yolları karıştırıyor, Bahar bir huysuz ben gelmeyeceğim diye sızlanıp duruyor. Serap ve ben anlam veremiyoruz. Tam bu sırada cep telefonumdan babamın eşi Neşe arıyor. Bahar’ın huysuzluğunun nedeni böylece ortaya çıkıyor. Telefonu açmamla karşımda feryat figan bir ses, ne dediği anlaşılmıyor. Eve geldiğinde babamı düşmüş ve bayılmış ya da tam tersi şekilde bulduğunu, hastaneye kaldırdıklarını ve şu anda yoğun bakımda olduğunu söylüyor. Duyduklarıma inanmak istemiyorum, elim ayağıma dolanıyor, şaşkınım. Hemen internetten yakalayabileceğim ilk uçaktan biletimi alıyorum. Serap ben de geleyim istersen seninle diyor. Yok diyorum. İstanbul nere, Erzin nere teşekkür ederim. Babamın Dörtyol Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığını öğreniyorum. Havaalanına giderken 15 dakikada bir hastaneyi arayarak durumu hakkında bilgi almaya çalışıyorum. Amcamın oğlu beni Adana’da karşılayacak. Yol boyunca dualar ediyorum. Zihnim, bedenim, ruhum hepsi karma karışık, babam her ne kadar 80 yaşında olsa da annemi ve ağabeyimi kaybetmişim, bir tek babam kaldı, onu da kaybetmek istemiyorum. Akşam 9.00 uçağına yetişiyorum. 10.30’da Adana’ya iniyorum ve oradan da bir saatlik kara yoluyla Dörtyol Devlet Hastanesi’ne varıyoruz. Danışmadakiler İstanbul’dan geldim deyince (ettiğim onca telefon nedeniyle beni tanımışlar artık) beni yoğun bakıma, babamın yanına götürüyorlar. Beni görünce yorgun gözleri ışıldıyor ve bir şeyler söylemek istiyor ama geçirdiği felç nedeniyle ben anlamakta zorluk çekiyorum. Buna rağmen içim kan ağlarken, yüzüme bir gülümseme yerleştiriyorum. Benim onun yanında olmam sanki babama güven veriyor. Her zaman bu benim kızım demekten gurur duyar. Biraz yanında kaldıktan sonra Erzin’e babamın evine gidiyorum. Ruh halim perişan, kendimi gevşetemiyorum. Yardıma ihtiyacım var. Bir taraftan da hastanede babamın yanında kalamamak ve onu öylece orada bırakmak içimi acıtıyor. Çünkü babam hastaneleri hiç sevmez. Bir tarafım üzülürken bir tarafım hayatını çok zorladığını düşündüğümden kızgınlık taşıyor. 70 yaşından sonra 3 çocuk sahibi olmanın ne kadar zor olduğunu hayal bile etmek istemiyorum. Onun bu hayatını kabul etmekte zorlanıyorum. Onca çalışma, yüzlerce okuduğum kitap, tüm bildiklerim sanki bu durum karşısında sıfırlanıyor. Bir de babamın bu durumu dolayısıyla çocukların ne olacağını düşünmeden edemiyorum.

09 Şubat 2011

Sabah hastaneye giderek babamın doktoruyla görüşüyorum. Onu Adana’da daha büyük bir hastaneye nakletmek amacım. Dörtyol’da kapısını çalmadığım hastane kalmıyor, ambulans bulabilmek için. Acil servisin sorumlusu çok tatlı ve genç bir hanım doktor. Bizde burada yapılması gereken her şeyi yapıyoruz, götüreceğiniz yerde de aynı şeyleri yapacaklar, endişe etmenize gerek yok diyor. Üstelikte onca yolu gitmenin onun için iyi olmayacağını ekliyor. Bu doktora içim güveniyor. Zaten bir türlü ambulans da ayarlayamıyorum. Bu arada arayan arkadaşlarımın sesleri beni mutlu ediyor ve sakinleştiriyor. Akşam babamın evine gidiyorum, aslında gitmek istemiyorum. Görüntüye tahammülüm yok. Çocuklara bakıyorum, üzülüyorum. Doğrusu ne düşüneceğimi bilemiyorum.

 

10 Şubat 2011

Babam yoğun bakımda yattığı için sadece bir iki sefer içeri alıyorlar. Onun da bir seferinde ben bir seferinde Neşe giriyor. Yoğun bakımda yattığı sürece yapabileceğim bir şey yok. Üstelikte sadece üzerimdeki kıyafetle geldim, başka bir eşyam yok. Erzin’de durmamın ne bana ne de babama faydası olmadığını düşünerek, yoğun bakımdan çıktığında gelmek üzere İstanbul’a dönüyorum. Bir anda sanki hayatım alt üst olmuş gibi. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum. Üstelikte bir sürü sıkıntı görmüş bir insan olarak duygularımın neden beni yere serdiğini anlamaya çalışıyorum. Hayatımda yine bir sınav dönemine girmiş gibiyim.

16 Şubat 2011

Babam yoğun bakımdan çıkacağı için bu gün eşim Serhat ile birlikte Erzin’e geldik. Bir iki gün daha hastanede kaldıktan sonra eve çıkaracağız ve bu arada biz hastanede refakatçı olarak kalacağız. Devlet Hastanesinin durumu içler acısı. Yeterli hemşire ve hastabakıcı yok. Bir hasta için bir şey gerektiğinde refakatçılar bir birine yardım ediyor. Babamın sol tarafı tamamen işlemez durumda.

Karşıda yatan hastanın refakatçısının elinde tuttuğu gazeteyi okuyor ve yorum yapıyor. Çocuk hayretler içerinde, “Amcanın maşallahı var, ta oradan elimdeki gazeteyi nasıl okudu” diyor. Konuşması yavaş yavaş açılıyor. Eve çıkınca fizik tedavi için biri lazım. Daha da önemlisi babamla ilgilenecek birisi gerekiyor. Serhat ile sandalye üzerinde uyuklayarak zaman geçiriyoruz. Babam uyuduğunda biraz nefes almak için hastanenin bahçesine inerek, çay, kahve içiyoruz.

18 Şubat 2011

Babamı hastaneden çıkarıp eve getirdik. Serhat evin ihtiyaçlarını ve bir de babam için tekerlekli sandalye aldı. Ben de mutfağı temizleyip, yemek yapıyorum. Babamın çok ciddi bir bakıma ihtiyacı var ama Neşe’nin bunu bu üç küçük erkek çocuğu ile nasıl yapacağını bilemiyorum. Bu arada babam yemek yerken ya da dönmek istediğinde benim yardım etmemi istiyor. Canını yakmayacağım konusunda bana güvendiğini hissediyorum. Benim ona, onu zorlamadan yardım edebileceğimi düşünüyor. Berberi çağırıyoruz ve babamı bir güzel tıraş ediyor. Aynayı uzatıyorum, bak ne güzel oldun diye. Kendisini aynada görünce morali düzeliyor. Bana bakarken gözleri doluyor, anlatmak istediği çok şey var, bunu gözlerinde görüyorum. Yemek yerken felcin etkisi ile zorluk çekiyor, döke saça da olsa bir şeyler yedirmeyi başarıyoruz.

Zaten günlerin gerginliği ile sinyal veren belim, bir de babamı kaldırıp, oturtma çabalarında iyice hırpalanıyor.

24 Şubat 2011

Belim fena ağrıyor ve bilinçaltımda onca çalışmaya rağmen bir yerlere saklanmış korkum bir anda su üstüne çıkıyor. Üç kez bel fıtığı ameliyatı olmuşum, bunların bıraktığı izleri silmek ve hayata karşı olan korkulardan kurtulmak hiç de kolay değilmiş.

Yardıma ihtiyacım var şiddetle. Reiki Hocamı arayarak ona gelmek istediğimi söylüyorum ve bir sonraki gün için randevulaşıyoruz. 2 saat boyunca konuşuyoruz, bana söylediklerinin hepsini bildiğimi söylüyorum ve anahtar cevap hocamdan bir ışık halinde geliyor “Bildiklerini zihninden kalbine indiremezsen hiçbir faydası olmaz”. Yıllar boyunca bu cümle benim yaşam şeklimin anahtarı olarak bedenime, zihnime ve ruhuma yerleşiyor.

Sevmek, güzel birinde aşkı bulmak değildir. O kişide bilmediğin bir zamanın, beklenmedik bir anında kendini bulmaktır.

Dostoyevski

25 Şubat 2011

Hala kendimi pekiyi hissetmiyorum ve Hindistan’da yakınlaştığımız Ezgi’yi arıyorum. Bu yolculukta çok değişik şeyler yaşadık ve bu yaşadıklarım beni sanki ruhsal olarak Ezgi’ye bağladı. Hindistan yolculuğunun bir büyüsü vardı, öyle ki Serap oradan dönükten sonra bir kitap yazdı. Orada geçirdiğim on gün 51 senede yaşadıklarıma hiç de benzemiyordu. Ezgi “Tabi ki yarın öğlen 12’de gel” dedi. Bana iyi geleceğini zaten biliyordum ama hayatımın bu gün tümden değişeceğini, bambaşka bir Oya olacağımı hayal bile edemiyordum. Daha konuşmaya başlar başlamaz Ezgi bana “Sen insanlara şifa vermek istiyorsun, içinde öyle bir potansiyel var, bu sana verilmiş bir hediye ve sen bunu neden kullanmıyorsun?”.

“İşte, ben olabilmem için açmam gereken kapının altın anahtarı yola çıkmıştı. Bana kendisine gelen iki danışanını yönlendireceğini söyledi. Bunlardan birisi kanser hastası Arzu, diğeri de bel fıtığı ameliyatı geçirmiş Seyran. Eh ne de olsa çok tecrübeliyim bel fıtığı konusunda.

Bu Arzu’nun adını duyduğum ilk an. Hayatımın o noktada bu kadar büyük değişime uğrayacağını, rüyalarımda bile yapamayacağım, yaşayamayacağım durumların sıraya gireceğini elbette bilmiyordum.  Hani öylesine gidip, Reiki enerjisi vereceğim. Ben o anda sadece böyle düşünüyorum. Bu işi yapacak olmak beni iyi anlamda çok heyecanlandırıyor ama diğer yanda inanılmaz korkutuyor. Yanlış sözler söylemekten, faydalı olamamaktan ve başarısız olmaktan korkuyorum.

Başarı ne demekti ki? Böyle bir kelimenin hayattaki yeri neydi? İnsanlar bir takım şeyleri başarabilmek için neler yapıyorlardı? Başarı baskısı hayatlarını nasılda zorluyordu? Bu soruların cevapları birer birer gelecekti zaten. Korkularım yine su üstüne çıkmaya başladı.

03 Mart 2011

Bu gün Arzu ile tanışacağım. Bu kadar çabuk olacağını düşünmüyordum. İnanılmaz heyecanlıyım. Çok ciddi bir hastalık söz konusu ve ben de çok tecrübesizim. Ezgi bana onun evine gitmem gerekeceğini söyledi. Annemi de kanserden kaybetmiştim ama yirmi yıldan fazladır bu hastalıkla mücadele eden biriyle bir arada olmamıştım. Üstelikte akciğer kanseri. Görüntüsü nasıl olacak? Bir de benim acı çeken bir insan gördüğümde tansiyonumun düşüp, bayılma huyum var. Bu heyecanlı ve endişeli ruh halimle iş yerinden Arzu’nun evine doğru yola çıkıyorum. Kapıda beni güler yüzlü, incecik bir kadın karşılıyor. Endişelerimi ona yansıtma korkum gözlerine bakınca kayboluyor. Sadece bu evin enerjisi çok ağır. Burada çalışmak istemiyorum. Arzu’ya benim evimde çalışırsak çok daha iyi olacağını, gerekirse onu benim alabileceğimi, nasılsa çok yakın oturduğumuzu söylüyorum ve o da kabul ediveriyor. Bunun aynı zamanda benim onun için bir şifacı olduğumu kabul ettiğinin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum ve mutlu oluyorum. Ezgi bana “O’nun enerjisine girme, kendi enerjinde kal” diye nasihat etmişti. Ben de elimden geldiğince olduğum gibi davranmaya ve açık olmaya çalıştım.

Ameliyat olmaya karar verdiğini söyledi. Bunun onun sorumluluğu olduğunu ifade ederken, her anında yanımda olacağıma söz veriyorum. Arzu’da inanılmaz korkular sezinliyorum, aynı zamanda kızgınlıklar. Öncelikle kendisini affetmesinin ona faydalı olacağını tavsiye ederek, nasıl yapabileceğini gösteriyorum. Beni aramasını söyleyerek Arzu’nun evinden ayrılıyorum. Ameliyat olmadan önce bir kere daha görüşmeliyiz.

Eve doğru giderken Ezgi’nin söyledikleri aklıma geliyor, “O’nun yolunda kendi yolunu da bulacaksın”.

Şu anda aktif olan bir iş hayatım var. Kendimize ait iş yerinde un katkı maddeleri üretimi yapıyoruz ve üretimi kontrol ettiğimiz bir laboratuvarımız var. Yirmi yıl devlet laboratuvarında çalışıp emekli olduktan sonra eşimle birlikte çalışıyoruz. Ayrıca çok iyi eğitimler almasına rağmen hayalindeki işi bulamayan kızımız Aslı’da bizimle beraber. Tam bir aile şirketiyiz. Oğlum Can, mezun olduktan sonra bizimle çalışır mı bilmiyorum. Hem bu işi hem de şifa vermeyi bir müddet daha birlikte götürmem gerekiyor. Bir anda her şeyi bırakmaktan korkuyorum. Ruhumun şu anda ikisine de ihtiyacı var, ya da egomun. Egomun esiri olmadan, onunla birlikte yaşayabilmeyi başarabilecek miyim? Bilmiyorum. Ne yapmalıyım, gerçekten bilmiyorum. Bilinmezliğin bilge olduğunu bir gün anlayacağımı da bilmiyorum.

Bu arada babamla ilgili sorunlar da var. Bir sürü endişe kafamın içinde, rüyalarımda bile mücadele devam ediyor. Bakıcı sorunumuz şiddetli bir şekilde devam ediyor. Bakıcılar Neşe’den, Neşe bakıcılardan şikayetçi. Ben ise arada kalmışlığın yükü altında uzaktan bir şeyleri çözmeye çalışıyorum.

08 Mart 2011

Akşamüstü Arzu ile telefonda konuşuyoruz. 21’ inde ameliyat olacağını söylüyor. Onun için en hayırlısını diliyorum.

Bu aralar rüyalarım beni hayli yoruyor. Sürekli bir hareketlilik, anlamsız koşturmalar. Sabah gözümü açtığımda bitkin oluyorum. Ezgi de sık sık rüyalarımda.

17 Mart 2011

Bugün Arzu ile ilk şifa çalışmamızı yaptık. Reiki enerjisinin yoğun akışını ellerimde hissediyorum. Bana karşı mı yoksa herkese mi aynı şekilde davranıyor bilmiyorum ancak duygularını inanılmaz biçimde bastırdığını, hayatla dalga geçmeye çalıştığını görüyorum. Ne kadar esprili olduğunu, o narin, hasta bedende muzip bir çocuğun yaşadığını fark ediyorum. Ameliyat olmaktan korkuyor ama daha da büyük korkusu ameliyat olmaya karar vermekle doğru mu yaptığı. Bana “Ameliyat olmadan da iyileşebilirdim aslında” diyor. Bunu seviyorum.

İnsanoğlunun en büyük korkularından birinin yalnızlık olduğunu düşünüyorum, Arzu’nun da bu yönde korkusu var. Bende de olan bu korkuyu hissediyorum. Kendisi ile yüzleşmek ise diğer bir korkusu.

Evine dönerken, bacağını daha iyi hissettiğini söylüyor. Kanserin ilk çıktığı bölge bacağının üst kısmındaki kemik. Akciğerlerine buradan metastaz yapmış. Mucizelere inanmak ve Arzu için bir mucize gerçekleşmesini istiyorum. Hatta ona “Benim için bir mucize yaratır mısın?” diyorum. İçimde sürekli bir şifa verme paniği var, bu da beni biraz yoruyor.

İnsan hayatı yapboz parçalardan oluşuyor sanki ve parçalar bir araya geldiğinde bir hayat ortaya çıkıyor. Arzu da benim hayatımdaki yapbozların en büyük parçalarından biri ve onu olması gerektiği yere yerleştiriyorum.

Bugün yaptığımız çalışmadan sonra geceleri daha sakin geçmeye başladı.

24 Mart 2011

Arzu’yu ameliyatından sonraki ilk ziyaretim. Yorgun ama iyi görünüyor. Kardeşi beni görünce yüzünün gülmeye başladığını söyledi. Tanışmamızın üzerinden bir ay bile geçmemesine ve sadece üç kez görüşmemize rağmen aramızda inanılmaz bir bağ var. Kardeşinden bir ayna isteyerek Arzu’ya uzatıyorum ve orada nasıl bir Arzu gördüğünü söylemesini istiyorum. Aynaya bakınca şaşırıyor, “Daha kötü göründüğümü sanıyordum” diyor ve yüzü biraz daha aydınlanıyor. Bu bilinçsizce yaptığım hareketi daha sonra sık sık kullanıyorum.

Arzu’nun bir müddet sonra ikinci bir ameliyat daha olması gerekiyor. Bedeni zayıf ve ince. Korkuyorum arka arkaya bu ameliyatları nasıl kaldıracak diye. Her gün Arzu’ya Reiki gönderiyorum. Diğer zamanlarda da aklımda ve kalbimde. İlk göz ağrım belki de. Zor bir vaka, bunun bilincindeyim ama korkularımdan da uzaklaşamıyorum. Bağlanmaktan, sahiplenmekten ve en önemlisi de kaybetmekten korkuyorum.

02 Nisan 2011

Nisan ayının ilk günleri biraz soğuk ve yağmurlu. Kısa süre önce bel fıtığı için çalışmaya başladığımız Seyran ile bu hafta sonu sabah beraberiz. Sonrasında Arzu’yu aradım ve uygunsa gelmek istediğimi söyledim. Ben de seni arayacaktım diyor. Aslında yalan söylediğini biliyorum ama bir şey demiyorum. Seyran gittikten sonra biraz dinlenip Arzu’ya gidiyorum. Eşi ve kızı evdeyken gitmemden rahatsız olduğunu biliyorum, ama ben bunu hiç umursamıyorum. Çalıştığım için hafta sonları bana biraz daha uygun oluyor. Uzanmış kanepede televizyon seyrederken buluyorum. Biraz sohbet ediyoruz, biraz da enerji vermek için ellerimi bedenine koyuyorum. Arzu bu hastalık karşısında aciz, ben de acemiyim. İkimizde de bir temkinli olma hali var ama belli etmemeye çalışıyoruz. Aslında birbirimize oldukça alışmaya başladık, hatta sanki çok eski arkadaşlarmışız gibi birbirimizi seviyoruz. Beraber olduğumuz bir iki saat çok özel paylaşımların olduğu anlar.

Eşinin bana olan duygularını sezmeye çalışıyorum, hayır o bana karşı olumsuz bir şey düşünmüyor, böyle hissediyorum.

08 Nisan 2011

Yine garip rüyalarla uğraşmaya başladım, anlamsız ve yorucu. Arzu pazartesi ikinci ameliyatını olacak. Yarın arayacağım, kesinleşti mi diye. Bu hafta sadece uzaktan enerji gönderdim. Ben aslında yüz yüze ve yakından ellerimle dokunarak çalışmayı seviyorum. Hava oldukça güzel bugün, bir arkadaşımla buluşup, çarşı pazar geziyoruz. Eskiden sadece siyah, beyaz, gri, kahverengi ve lacivert alırken, bu sefer renkli bir şeyler seçiyorum. Bu da bir değişim sanırım. Acaba yaşlanıyorum da, bunu mu örtmeye çalışıyorum diye düşünürken kendi kendime gülümsüyorum.

15 Nisan 2011

İkinci ameliyat sonrasında Arzu’yu hastanede görmeye gidiyorum. Nasıl bir Arzu’yla karşılaşacağımı bilmiyorum. Acı çeken insanlar gördüğümde bayılma gibi bir huyum olduğundan hastanelerin bana göre olmadığını düşünüyorum. Benim için acıdan kaçmanın kolay yolu ama bir sakıncası var, doktorlar hastayı bırakıp benimle ilgilenmek zorunda kalıyorlar. Bu konuda epeyce anım var. Yalnızca ağabeyim hastanede iken bu olmamıştı. O zaman geçtiğini zannetmiştim ama çok yakınım olmayan birini ilk ziyarete gidişimde numaramı yine yaparak, boylu boyunca uzanıp, gözlerim açık bayılmıştım. Arzu’nun yanındayken başıma böyle bir şey gelmesinden korkuyorum. Sonra kendime, sen ne biçim bir şifacısın, hasta, acı çeken insanlara dayanamayan şifacı mı olur? diye soruyorum.  Bu düşünce dudaklarımda acıyla karışık bir gülümsemeye neden oluyor.

Arzu’nun yanına geldiğimde tüm bu düşünceler sabun köpüğü gibi uçup, kayboluyorlar. Beni gördüğü anda yüzünde oluşan gülümsemeye hayran oluyorum. Gözlerinde kalbini görüyorum. Ona her şifa için gittiğimde o da beni sanki sevgisi ile şifalandırıyor. Kız kardeşi hastaneden ayrılırken, peşimden gelerek benimle konuşmak istediğini söylüyor. Beni gördüğünde Arzu’nun farklılaştığını, hastalık ve ölüm korkusundan uzaklaştığını, onun bu olanları kolay atlatmasına yardımcı olduğumu anlatıyor. Ben de ona, bir gün gelecek bensiz de hayatı kolaylaşacak diyorum. Şimdi bana ihtiyaç duyduğunu, ancak kendi başına da bu durumun üstesinden gelmeyi öğrenmesi gerektiğini söylerken, bu sözleri kendim içinde söylüyormuş gibi hissediyorum.

Bahar mevsiminin etkisinden midir bilmem ben de enerjimi düşük hissediyorum. Ay sonunda gideceğim Bodrum programı iyi gelecek sanırım.

16 Nisan 2011

Bugün Seyran’la çalışma yapıyoruz. Hayatın akışı hakkında konuşurken Seyran’a “Başkalarına, kendine zarar vermeyecek kadar iyi davran” diyorum. Ağzımdan çıkan bu sözler bir anda ikimiz için de bir ışık gibi parlıyor. Bundan çok hoşlanıyorum. İşte “şifa ver, şifa bul” böyle bir şey.

21 Nisan 2011

Bu sabah Bodrum’a gitmek üzere havaalanına doğru yola koyuldum. Beş günlük bir bedeni dinlendirme, kendini dinleme olacak benim için. Akşam hep beraber toplanıp, neler yapacağımızı konuşuyoruz. Ezgi bize Deepak Chopra’nın “Yaşamın 7 Spiritüel Yasası” adlı kitabından bahsediyor, yedi yasayı anlatıyor.

Burada tatilde gibiyim ama Arzu’yu da unutmuyorum, Bodrum’un bu mavi koyunun ve çamların o güzel enerjilerini içime alarak ona gönderiyorum.

24 Nisan 2011

Bodrumdaki son günümüz ve hayata geliş amacımız ile ilgili meditasyon yapıyoruz. Kendimiz ve bütün için kullanabileceğimiz yeteneğimiz nedir? Bana gelen cevap İngilizce kelimelerle anlatılıyor “protection, not preservative”*. Akşam yemeğinde diğerleri ile paylaşıyorum ve hep birlikte eğleniyoruz.

 

* protection, koruma, kollama

* preservative, saklayan, koruyucu

25 Nisan 2011

Güneş, deniz, doğa ruhuma çok iyi geldi. Burada tanıdığım insanlardan aldıklarımı da yanımda götürerek evime dönüyorum.

06 Haziran 2011

Neredeyse iki aydır doğru düzgün yazamıyorum. Bugün babamın tek başına ayakta durabildiğini öğrendim ve çok mutlu oldum. Hastanede de hasta bakıcı olarak çalışan bir adam bakımını üstlendi. Babamı çalışmalarda zorluyordu ama faydasını hep birlikte görüyoruz.

08 Haziran 2011

Babamın rahatsızlığı da beni perişan ediyor. Tam bir şeyler yoluna giriyor derken, problemler ortaya çıkıyor. Gelen bakıcıyı ya babam beğenmiyor ya da Neşe. Neşe eve hasta bakmaya gelen birisinin kendisini eleştirmesinden şikayetçi,  hastabakıcı da beslenme düzeninin yanlış olduğunu, babamın beslenmesinin önemli olduğunu söylüyor ve o da çok haklı. Yarım saatlik bir telefon görüşmesinden sonra hastabakıcıyı kalmaya ikna ediyorum. Hem babamın yanında olmak istiyorum hem de Erzin’de olmak istemiyorum. Çok iyi bir bakımla eski haline neredeyse dönebileceğini biliyorum. Buraya getirsem de ben çalışıyorum, nasıl olacak belli değil.

Bu arada beş kadın Bali’ye gitme planları yapıyoruz. Çok heyecanlanıyoruz hepimiz. Bizim için yeni bir yenilenme ve kendini bulma seyahati. Bir şifacı olarak çalışmaya karar vermişken bu seyahatin de benimle birlikte çalıştığım insanlara da faydası olacağını biliyorum.  Serap tüm detayları ayarlamayı üstleniyor. Hindistan’a gittiğimizde yaptığım gibi Bali ile ilgili de hiçbir bilgi okumuyorum. Hayatı bilmeden yaşamak her zaman sürprizleri getiriyor. Gideceğim yerin resimlerine bakarak, başka bir gözden değil önce kendi gözlerimle görüp hissetmek istiyorum. Üstelikte bilinmezde kalmak hayal kırıklıklarını ortadan kaldırıyor.

Yazamadığım süre içerisinde bir sürü şey yaptığım kesin ama ben kendimi eksik yapmış, bir şeyleri unutmuş gibi hissediyorum. Ailemizde düğün var, misafirler gelecek. Kayınbiraderimin kızı evleniyor. Onun da telaşı var bu arada. Arzu da Antalya’ya gitti. Giderken Çıralı’dan bir şey isteyip istemediğimi sordu, orayı ne kadar sevdiğimi biliyor. Ben de ondan, ona beni hatırlatan bir taş getirmesini söylüyorum. Öylesine denizin içindeki veya kumsaldaki bir taşı.

03 Ağustos 2011

Sabah meditasyonumdan sonra Arzu’ya Reiki gönderdim. Sonrasında ona mesaj atmak için telefonu elime aldığımda mesaj attığını gördüm. Bir arkadaşının ameliyatına enerji göndermemi istemek için aramış. Aramızda telepati olduğuna inanıyorum.

08 Eylül 2011

Yazmayalı yine yirmi gün olmuş. Arzu yazamadığım günler içinde kemoterapiye başladı. Babamın sorunları, benim de bu konuda yaşananlar hakkındaki kızgınlıklarım devam ediyor. Şu anda geçmişi yazmak istemiyorum. Hayatımıza giren, çıkan ve hala yaşamımızda olan insanlara baktığımda, herkesin kendi oyununu oynadığını görüyorum. Aslında herkesin amacı aynı, bu oyunun içerisinde yara almadan kalabilmek için herkes farklı yollar deniyor. Çekilen sıkıntılar büyüdükçe birçok şeyin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunun farkına daha kolay varılıyor.

21 Eylül 2011

Arzu’nun bugün de kemoterapi seansı vardı. Akşam ziyarete gittim. Uzun zamandır onu bu kadar perişan ve pes etmiş görmemiştim. Bir, bir buçuk saatlik bir beraberlikten sonra yine gözleri ışıldamaya başladı. Getireceği taş için karar veremediğinden bir küçük pet şişe dolusu taşla dönmüş. Ben de içlerinden bir tanesini Arzu olarak seçiyorum. Ayrıca bir hediye almış, turuncu-sarı renkte, güneş şeklinde yapılmış elişi bir tabak. Verirken “Bu tabağı görünce seni görür gibi oldum, hayatıma bir güneş gibi girdin” dedi. Çok duygulandım. En son kapıdan çıkarken de “Hakkını helal et”. İçten içe ölümü kabullenmiş olması beni çok üzüyor. Onun için iyi olanı diliyor, yaşamına ve duygularına saygı duyuyorum. Her şeye rağmen bir tarafım kesinlikle bunu kabul etmiyor.

Belki de hiçbir şey çektiğimiz acının anlamsız olduğuna inanmamak kadar acı değildir.

(Tibet’in Yaşam ve Ölüm Kitabı, Sogyan Rinpoche)

26 Eylül 2011

Bu sabah hayatımda olması gereken değişimlerin gerçekleştiğini görmek beni mutlu ediyor. Şu anda sabahın altısı ve bunları yazıyorum. Bir taraftan yavaş yavaş öğrenci yetiştirirken,  şifa verdiğim ve bu sebeple tanıdığım iki insanın beni nasıl da şifalandırdıklarını görüyorum. İçimden bir ses, Bali’den döndükten sonra, akıp giden hayatın içinde, evrenin bana verdiklerini, göremediklerimi gösterdiğini daha da yakından hissedeceğimi söylüyor. Bu sabah uyandığımda ruhumun çok huzurlu ve bedenimle birlikte bir bütün olduğunu hissettim. Korkularımla yüzleştiğim şu sıralarda ayrıca beni iyileştiriyor. Geçmişi bırakabilmenin ve yeniliklere açık olabilmenin mutluluğu ve bir miktar tedirginliğini bir bütün olarak ruhumda ve bedenimde hissediyorum. Hayat, bilinen ve bilinmeyen olarak devam ediyor. Hepsini kabule yüreğimi açtım. Gidene sevgiyle müsaade etmenin ve bırakabilmenin huzurunu yaşıyorum. Var oluşuma teşekkür ediyorum. Gün ağarmaya başladığı bu saatlerde şükran dolu olmamı sağlayan tüm canlılara teşekkür ediyorum. Ağaçlardan rüzgara karşı eğilmeyi, hayvanlardan anı yaşamayı öğrendim. Bana bu öğretileri veren sizlere ve varlığa teşekkür ediyorum.

01 Ekim 2011

Arzu ile iki saate yakın konuştuk. Bana kaybettiği ilk bebeği ile ilgili olarak duyduğu suçluluğu anlattı. “Bebeğimin öldüğünü duyunca sorumluluktan kurtulmuş gibi hissettim ve sevindim, şimdi ise bu duygumdan dolayı şiddetli suçluluk duyuyorum”. Bir kızı var. Ona çok düşkün ve bir şey olmasından korkuyor. Şu anda gördüğüm şey, kendisini ve eşini olan halleri ile kabul edememenin bedelini ağır ödediği.

04 Ekim 2011

Arzu bugün kemoterapi sonrası kontrolüne gitti. Sağ tarafındaki nodüllerin küçüldüğünü ama sol tarafındakilerin büyüdüğünü söyledi. Ona kocası ile olan ilişkisindeki kızgınlıkları da bırakmasını söyledim. Eşinin de iyi bir ruh olduğunu ve onun da bu dünyaya ağır deneyimler için geldiğini hissediyorum. Arzu’ya “Bu nodülleri sen oluşturdun, yine sen yok edebilirsin, ben mucizelere inanmam ama yerine koyacak başka bir sözcük bulamadım, Arzu’cum benim için bir mucize yaratır mısın?” diyorum tekrar. Gülerek bakıyor bana. Ondan benim Bali’de olduğum sürece günlük tutmasını, her gün yaşadıklarını, duygularını yazmasını ve dönünce bana vermesini istiyorum.

27 Ekim 2011

Saat öğlen ikide Doha’ya doğru yola çıkıyoruz. Aktarmalardaki beklemelerle birlikte yaklaşık 24 saatlik bir yolculuğumuz var.

28 Ekim 2011

Bali’deyiz. Burada gece ve Denpasar Havalimanından Ubud yaklaşık bir saat. Kaldığımız yer çok şirin ve merkezi, maymunların yaşadığı ormanlık alandan adını alan Monkey Forest caddesi üzerinde.

Bu seyahatin hayatıma katacaklarını heyecanla bekliyorum.

30 Ekim 2011

Türk kahvesi keyfimizden eksik kalmamak için malzemelerimiz tam. Ayşe elektrikli kahve makinası ve Serap da birçok paket kahve getirmiş. Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi de içerek ilk Bali turistik gezimiz için yollara düşüyoruz. Dönüşte yorgunluğumuzu gidermek için her birimiz kendimizi masaj salonuna atıyoruz. Refleksoloji muhteşem geldi, sanki ayaklarım küçülmüş ve hafiflemiş gibi.

31 Ekim 2011

Bugün Ubud’daki ünlü bir şifacıya gidiyoruz. Kral soyundan, 60-65 yaşlarında gösteren, 80 yaşında olduğu rivayet edilen, ince,  uzun boylu ve baktığınızda size huzur veren bir insan. Ayak parmaklarımın diplerine bastırdıkça acıdan kıvranıyorum. Sonrasında bir şeyler yapıyor ve biraz önce acıyan parmakların yerine sanki yenileri konmuş. Hara bölgemde problem olduğunu, uyku zorluğu çektiğimi söylüyor. Benimle çalıştığı sürece hep ağlamak istiyorum. Sanki bedenimi sarıp sarmalamış bir takım duygular koparcasına ayrılıyor. Bedenimin acılarla ve gizlerle (secret) dolu olduğundan bahsediyor. Biz söylediği kelimenin böyle olduğunu sanıyoruz. Gerçekte kullandığı kelimenin sacred/kutsallık olduğunu iki sene sonra katıldığım bir seminerde aynı telaffuzla karşıma çıkmasıyla anlıyorum. Bu iki yıl boyunca kendimdeki gizleri bulmak içinde epeyce uğraştım doğrusu ama bir şey bulamamıştım.

01 Kasım 2011

Bugün nihayet Arzu’ya Reiki gönderebildim. Bali’ye geldiğimden beri yalnız kendimle ilgileniyorum. Burada insanlar çok yavaş ve sakin. Kendimin nasıl da aceleci ve zamana karşı yarışır olduğumun farkına varıyorum. Nereye koştuğumu ben de bilmiyorum. Eğer bedenimi yavaşlatabilirsem, zihnimin de yavaşlayacağını hissediyorum.

02 Kasım 2011

Bugün okyanus kıyısındaki Seminyak’a gittik. Burası özellikle balayına gelen çiftlerin tercih ettiği bir bölge. Geziyorum, kendime zaman ayırıyorum ama Arzu hiç aklımdan çıkmıyor. Kısacık da olsa sesini duymak için arıyorum, çok mutlu oluyor, ben de mutluyum. Kemoterapiden yeni çıkmış, zamanlamam çok iyi oldu.

06 Kasım 2011

Bugün Türkiye’de bayram. Biz de getirdiğimiz en güzel elbiselerimizi giyerek bir birimizle bayramlaşıyoruz. Hediye almak için güzel bir gün. Çocuklarıma, eşime, arkadaşlarıma ve Arzu’ya hediye alıyorum. Hayvanat bahçesine gidiyoruz ve orada 5 aylık bir kaplan yavrusunu seviyorum. Lisedeyken bir civcivin kovaladığı ben şimdi bir kaplan yavrusunu seviyorum! Bir kez daha korkuların özgürlüğü nasıl kısıtladığını, büyük ya da küçücük zevklerden bile mahrum bıraktığını anımsıyorum.

Burada geçirdiğim günler boyunca daha önce farkında olmadığım veya düşünmediğim bir sürü konu aklıma geliyor. Bali ile Türkiye arasında beş saat fark var. Biz burada uyurken onlar çalışıyor, onlar uyurken de biz. Öyleyse acelemiz niye? Zamanı insanoğlu yaratmış ve sonra da esiri olmuş. Her şeyi rakamlarla ifade etmekten büyük keyif alır olmuşuz, bu uğurda kaybettiklerimizin farkına varmadan. Aslında şu anda günlük tutmuyor olsam günlerin bile farkında değilim. Bilsem de ne olacak? Olacaklara zaman koymuşuz, olanları şu ana taşımaya çalışmışız. Ömre bile süre biçmişiz, erken gitti demişiz, daha ne kadar yaşayacak ki diye sormuşuz. Kaliteyi, iyiyi, güzeli zamanla ölçmeye çalışmışız. Birçok konuda olduğu gibi işin özünü kaçırmışız.

07 Kasım 2011

Bu gün Esin’le ilk defa kriyosakral terapi seansını deneyimliyorum. Hayatıma ne kadar değişik şeyler girmeye başladı. Esin iki yıldır Bali’de yaşıyor. Bir başka arkadaşımız vasıtası ile onunla tanıştık. Serap’a enerji veriyorum, Didem ile çalışıyoruz, hepsi çok hoş şeyler.

Bali’ye gelmeden önce Neşe hocama soruyorum; oradan istediğin bir şey var mı? diye. O da “Bana bir taş getir sana beni hatırlatan, yolda bulduğun da olabilir” diye cevap veriyor. Kaldığımız motelin bahçesinde buluyorum o taşı. Doğada yaşarken üzerinde bir delik oluşmuş, sanki tütsülük gibi. Alıyorum, bir kağıda sarıp bavuluma yerleştiriyorum.

10 Kasım 2011

Gece gördüğün rüyaların etkisi ile olsa gerek, başımda bir ağrı ile uyandım. Bir şeylerden kaçıyor, kılık değiştiriyordum. Sonra da bir düğüne gittim. Kimler vardı onu da hatırlamıyorum. Bu gün sakin bir gün geçirmeye karar veriyorum.

Dolaşırken, mağazanın birisinde bronz, küçük bir heykelcik görüyorum. Üzerinde karşılıklı, birbirlerine doğru duran geyik figürleri var. Onu Serhat için almak istiyorum ve bunun Bali’de bir anlamı olup olmadığını soruyorum. Bana erkeklerin düğünde bunu hediye olarak eşlerine verdiklerini söylüyorlar. Ben de eşime alacağımı, bu sefer tersi olmaz mı? diye soruyorum ve gülüşüyoruz.

Akşam yarın için sessizlik meditasyonu yapmaya karar verdiğimi söylüyorum kızlara. Kendimle baş başa kalmak iyi gelecek. Ayrıca 11.11.11 saat tam 11 de tüm dünya için, sonrasında tüm sevdiklerime enerji göndereceğim. Adil olması adına harf sırasına göre bir liste yapıyorum. En başta Arzu var.

11 Kasım 2011

Didem hariç diğer kızlar bir yerlere gittiler. Ben de 10.40 gibi meditasyona oturdum. Sanıyorum (saate bakmadım) saat 11 gibi gözlerimin önünde beyaz bir kapı açıldı ve ben onun içinden geçtim. Arkasından kuvvetli bir rüzgar esmeye başladı ve ben de sanki onu içime almak istermişçesine kollarımı iki yana açtım. Bedenimden inanılmaz bir enerji akışı hissettim. Evet, Bali’de saat gündüz on bir ama Türkiye’de sabaha karşı altı. Zamanın değil, sadece niyetin önemini bir kez daha anladım.

Arzu’dan başlayarak, tüm sevdiklerime enerji göndererek geçirdiğim bir gün oldu. Babama neden Reiki’den hiç bahsetmediğim ve bu nedenle de onunla hiç çalışmadığımı sorguladım. Neden çekiniyordum ki? Her konuda konuşabildiğim ve tartışabildiğim babamın beni bu konuda anlamayacağını mı düşünüyordum, yoksa ben yanlış bir şey yapan suçlu bir çocuk gibi mi davranıyordum. Bu iç hesaplaşmam sonrasında babamla konuşmaya karar verdim.

12 Kasım 2011

Kızların arasında her zaman en erken kalkan benim. Meditasyonumu yaptıktan sonra, kahvemi içmek, biraz kitap okumak ve yazmak için bahçeye indim. Bu sabah diğer masada iki Japon kadın oturuyordu. Onlara günaydın diyerek masama yerleştim. Daha sonra yaşlıca olanı hapşurdu ve ben de çok yaşayın dedim. O da benden özür diledi. Meğerse Japonlar hapşurma sesi nedeniyle rahatsız ettiklerini düşünerek özür dilerlermiş. Böylece sohbet etmeye, nereli olduklarımızı sormaya başladık. Her ne kadar tahmin etsem de hata yapmamak için nezaketen sordum. Japon olduklarını söylediklerinde de Reiki enerjisi ile çalıştığımı söyledim. Bunun üzerine yaşlıca olanı yanıma gelerek elimi tuttu, gözlerini kapattı. Benden enerji istediğini düşünerek enerji vermeye başladım. Bir süre sonra bana “Beni hissettin mi? diye sordu, ben de “Evet, siz beni hissettiniz mi?” diye sordum, ondan da evet cevabı geldi. Sonra gözlerini kırpıştırdı ve bana “Annenden bir haber var, senin kendine inanmanı söyledi” diye devam etti. Çok şaşkındım. Dört yaşında bir kız çocuğu var dedi. Benim bu yaştaki halim mi bilemedim. Bu kadın medyumsa eğer, ilk kez böyle birisi ile karşılaşıyordum. Sonra omuzlarıma dokundu, gergin ama hastalık yapıcı değil dedi ve biz ayrıldık.

Ben biraz şaşkın, biraz annemden gelen mesajı düşünürken, kızlar teker teker gelmeye başladılar. Her gelene anlatıyorum, onlar da meraklı gözlerle çevrede kadını arıyorlar.  Japon kadın bir görünmüş, bir kaybolmuştu. Neredeyse ben bile yaşadığım bu olayın rüya olduğunu sanacaktım, eğer onların kahvaltı tabakları masada olmasaydı.

16 Kasım 2011

Bu gece rüyamda Arzu ve tanımadığım biri vardı. İkisi de İzmir’e taşınmışlar.

Bu arada şifacının sözünü ettiği, bedenimdeki acıları tanımlamaya ve onları iyileştirmeye karar verdim. Günlüğüme günün tarihini yazarken hocam Neşe’nin doğum günü olduğunu hatırladım. Gözlerimi kapadım ve ona yüreğimden sevgi gönderdim. Bugün Esin ile bir çalışma daha yapacağız ve ben korkularımdan arınmaya niyet edeceğim. Esin bana acılarımın ve korkularımın boğazımda toplandığını söylüyor.

Korkularımı düşünmeye başladığım anda ilk aklıma gelen, kaybetme korkusu. Nasıl olmasın ki, ömrüm en yakınlarımı, tüm malımızı mülkümüzü defalarca kaybetmekle geçmiş. Fakat bir korku daha var ama bir türlü ortaya çıkmak, kelimelere dökülmek istemiyor. Sonunda gözyaşlarım ve hıçkırıklarım arasından geliyor “ölümsüzlük korkusu”! Kaybetmek,  ölüm korkusu ile iç içe girmiş, karşımda duruyor. Artık sevdiğim insanların bu dünyadan benden önce gitmelerini istemiyorum. Bir de yetersizlik korkusu var. Hayatı çok hızlı yaşamak istemem ve aceleciliğim bundan sanırım. Ayrıca kendime inanmak ve güvenmekle de ilgili olsa gerek. Bir anda Japon kadının bana söylediklerini hatırlıyorum! “Believe yourself.”

19 Kasım 2011

Bugün Bali’de son günümüz. Sabahtan yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Burada çok şey yaşamışlığın keyfi ile aileme kavuşacak olmanın sevinci birbirine karışmış durumda. Dönüş yolunda bu sefer Doha’da bir saat bekleyeceğiz.

Uçağın içinde de biraz bekleyince uyumuşum. Rüyamda Hıfsı dayımı görüyorum. Bu dayımı hayal meyal hatırlıyorum, çünkü o vefat ettiğinde ben üç yaşımdaydım. Birden akciğer kanserinden öldüğünü hatırlıyorum.

Evime dönerken düşündüğüm, bundan sonraki hayatımda sadece kendimi değil, başkalarını da şifalandıracağım oldu.

28 Kasım 2011

Nihayet saat farkının sersemliğini biraz olsun üzerimden atabildim. Dört yaşındaki kız çocuğu için cevap ararken, birden aklıma ben o yaştayken annemim ölü bir kız çocuk dünyaya getirdiğini anımsadım. Bunu hatırlamak, onu anmak ve ona sevgilerimi göndermek bana iyi geldi. Yapacağım çok işimin olduğunu düşününce, hani yavaşlıyordun diyorum, gülerek kendime. Bu akşam Arzu’yu görmeye gideceğim. Diğer taraftan da babamın durumu var. Bakıcı problemleri bitmek bilmiyor. Bazen çok sinirleniyorum, bazen de bir o kadar çaresiz hissediyorum.

01 Aralık 2011

Yılın son günlerinde Arzu’dan gelen haberler çok güzel. Doktorlar aynı senin dediğin gibi söyledi diyor heyecanla “Bir mucize yaratmışsın. Ne yapıyorsan devam et”. Sağdaki tümörler kaybolmuş, solda da bir tane kalmış. Benim içim kıpır kıpır ediyor. Gözlerimden yaşlar süzülüyor.

03 Aralık 2011

Bu güzel haberlerin yanında babam için çok üzülüyorum. Sorumluluk almaktan da korkuyorum. Bir taraftan çalıştığım için babamı buraya getirsek nasıl yaparız bilmiyorum. Eşim Serhat’la konuşuyoruz ve bana kimsesiz gibi onu böyle bırakamayız, ben almaya gidiyorum diyor. Kendine bir Adana bileti alıyor ve hemen bakabilecek biri için girişimde bulunuyoruz.

İlk gelen kişiyi bakıcı olarak düşünürken bir fizyoterapist çıkıyor karşımıza. İsmail Bey ile anlaşıyoruz. Serhat aynı gün sabah gidip, babamı alıp, akşama beraber gelecekler. Ben de evdeki hazırlıkları yapıyorum. Şifa seansları için aldığım masaj masası babamın tedavisi için de çok işe yarayacak. Ona rahat yatabileceği, kitaplarını koyabileceği ve okuyabileceği bir ortam için hazırlıklar yapıyorum.

05 Aralık 2011

Bugün Ezgi ile Bebek’te buluşuyoruz. O da Güney Afrika’dan yeni döndü. Birbirimize anlatacağımız, paylaşacağımız çok şey var. Seyahatlerimiz, Arzu ve hatta babam. Deniz kenarında oturuyoruz, Ezgi çantasından bir hediye paketi çıkararak “Gördüğümde bu Oya” dedim diyor ve bana uzatıyor. Paketi açıyorum ve içinden çok güzel bir taş çıkıyor! İşte hayat böyle bir şey, beklentisiz istemek, beklentisiz vermek ve bir şey beklemediğin anda almak.

Sonrasında o bana bir şeyler anlatıyor, Arzu’dan konuşuyoruz ve ben Bali’deki Japon kadını anlatıyorum. Çalışma yaptığım insanlarla ilgili bir şeyler hissettiğimi ama hissettiklerimi zihnimin uydurduğunu düşündüğümü, bir ortak tanıdığımızla ilgili de bunun geçerli olduğunu söylüyorum. Bunun üzerine bana onunla ilgili her şeyi bildiğini, sakıncası yoksa söyleyebileceğimi ve ben anlattığımda da yanılmadığımı söylüyor. İşte yine Ezgi benim kendimi tamamlamama yardımcı oluyor.

Akşam babam geliyor. Yanımızda olmaktan şimdiden mutlu olduğu gözlerinden belli oluyor. Ben de böylesine güzel ve duyarlı bir eşe sahip olduğum için. İsmail Bey hem babamın tedavisine yardımcı olacak, hem de biz işteyken yanında kalacak.

Bu arada Reiki’den babama bahsedeceğim ve onun tedavisinde de kullanma şansına sahip olacağım.

18 Aralık 2011

Babam geldiğinden beri kendimle ilgili olan işlere pek vakit bulamıyorum ama mutluyum. Dün ağabeyimin doğum günüydü. Babamla birlikte sessizce bunu andık. Geldiğinden çok farklı, yavaş yavaş yürüyor, çocuklarla tavla oynuyor, Can onu güldürüyor, Aslı’nın yaptığı pastaları afiyetle yiyor. Zaten tatlıyı da çok sever, ben de ona çekmişim.

20 Aralık 2011

Yeni yıla çok yaklaşmışken, 2012 için kendime yeni hedefler koymak istiyorum. Aklıma yalnızca tek bir hedef geliyor, insanlarla Reiki ve ruhsal gelişim üzerine çalışmalar yaparak onlara ışık olmak.

21 Aralık 2011

Bugün annemin ölüm yıldönümü. Aralık ayında ne kadar da çok kayıplarımı hatırlatacak gün var. Ağabeyimin doğum günü, annemin ve biricik köpeğim Rino’nun ölüm yıldönümleri. Bu sabah kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Bir de babamın, o hareketli ve neşe dolu insanın hastalıklı hali. Bali’den döndükten sonra Arzu’nun ben yokken yazdığı notları okumak için alıyorum elime. En çok kullandığı sözcük “Yorgunum” ve bu kelime şu anda benim bu günkü durumumu özetliyor. Arzu’yu da babamın burada olması dolayısı ile biraz ihmal ediyorum. Serhat iş için gittiği Gana’dan döndüğünde babamla o ilgilenebileceğinden benim Arzu ile ilgilenmem daha kolay olacak.

Şu andaki duygum, 2011’in bir an önce bitip, 2012’nin gelmesi. Neyi değiştirecek bilmiyorum ama ruhum sanki bu yılda daha fazla kalmak istemiyor. Bir taraftan tüm yaşadıklarımı hayatımın bir parçası olarak kabul etmeye çalışırken, isyan duygularımı dizginlemeye çalışıyorum. Bu çelişkiler de beni çok yoruyor.

31 Aralık 2011

Yılı babamın bizim için söylediği güzel sözler ve duygularla kapadık. 2009’un Mayıs ayında Reiki Master olduğumda aldığım bu defter 2011’ in son gününde, yazıyla doldurulmamış sadece üç temiz sayfasıyla kitaplığımdaki yerine kalkacak. Yeni bir defter, yeni bir sayfa ve yeni bir yıl ama devam eden bir hayat. Yeni, insanlara hep umut olmuştur. İnsanları hayatta tutan yaşam amaçları mı yoksa çelişkileri midir?

01 Ocak 2012

Maya takvimine göre, dünyanın sonunun geleceğinin çığırtkanlığının yapıldığı yıla girdik. Felaket tellallığı her zaman iş yapmıştır. Evet, dünyada çok büyük değişimlerin başlangıcı olabilir ama sonu olduğuna inanmıyorum. Bu konuda öğrencilerimden sürekli sorular geliyor, benim cevabım ise hep aynı, bilmiyorum. Hep beraber yaşayıp göreceğiz.

02 Ocak 2012

Bugün Ezgi aradı ve Nepal’e gidiyoruz dedi. Himalaya’lara gitmenin heyecanı sardı birden. Tamam, Everest’e tırmanmak gibi bir niyetim yok ancak onu uzaktan görmenin düşüncesi bile beni uçuruyor.

Bu arada babamı İstanbul’da tutmakta zorlanıyoruz. Eşini ve çocuklarını özlediğini biliyorum ama epeyce bir ilerleme kaydetmişken gerileyebileceği düşüncesi beni korkutuyor. İsmail Bey’in ben de onunla gidebilirim demesi yüreğime su serpiyor, başıma gelecekleri bilmeden.

03 Ocak 2012

Bugün babamın dönüş biletini aldık. Döneceği için çok heyecanlı. Evini çok özlediğini biliyorum, biz ne kadar rahat etmesini sağlasak da. Bir taraftan da Arzu ile daha çok ilgilenebileceğim için seviniyorum. Bu aralar rüyalarımda sularla haşır neşirim. Sürekli bir yıkanma hali var. Neden yıkanma ihtiyacım var, neyi temizlemeye çalışıyorum?

10 Ocak 2012

Bugün babamı yolcu ettik. Giderken, kızım, hayatımın son yıllardaki en güzel kırk gününü geçirdim dedi. Bu sözler beni hem onurlandırırken hem de içim sızladı. Yüreğimde onun durumuna dair endişe ve telaş var. Kendimi biraz toplama ihtiyacı duyuyorum. Koşturmaktan üç kilo verdim ama yanımda, gözümün önünde olmasından huzurluydum. Her ne kadar İsmail Bey’in onunla beraber olacağı düşüncesi beni biraz rahatlasa da, benim yapmasını istediğim şeylere itiraz etmemesi onun iyileşmesine yardımcı oluyordu. İkimizin birbirimize karşı hissettiği koşulsuz sevgi ve güven duygusunu tanımlayacak doğru bir kelimeyi bulmak oldukça zor.

17 Ocak 2012

Bu aralar hem işyerinde hem de evde sıkıntılı anlar oluyor. Kendi haline bırakmaya çalışıyorum. Böyle davrandığımda olması gerekenlerin daha kolay çözüldüğüne defalarca şahit oldum. Hayatım boyunca yaşadığım büyük kriz anları da bir nedenle daha iyi sonuçları getirdi. Kriz yönetimi bizim işimiz!

18 Ocak 2012

Bugün Arzu ile iki saatlik bir çalışma yaptık. Duyguları ve bunların bedende bloke olduğu yerler hakkında. Hemen hemen tüm duygular ya bacağında ya da göğsünde kendini belli ediyordu. Aslında çoğu insanın içinde barındırdığı korku rüzgarları onun iç dünyasında şiddetli fırtınalara dönüşmüştü. Önemsenmediğini hissetmek, sevilmediğini düşünmek ve bütün bunların getirdiği yalnızlık korkusunun girdabında debeleniyordu sanki. Kendisini yok sayılıyor gibi hissettiğini dile getirdi. Bütün bu çözülmelerden sonra ferahladığını ama öncesinde göğsünde çok büyük bir acı hissettiğini söyledi.

23 Ocak 2012

Bugün işyerinde kendimi hiç de iyi hissetmedim. Ev halkına, ben gidince hemen yatacağım, haberiniz olsun dedim. Arzu’nun geleceğini tamamen unutmuşum. Çalışmamızı bitirdiğimizde ikimizin de enerjisi yükselmişti. Arzu’nun geldiği andaki gözlerindeki ifade ile giderken ki arasında gözle görülür bir fark oluyor. Benim bütün yorgunluğumu alan da bu olsa gerek.

Bugün çok güzelsin dediğimde sanki ilk defa böyle bir söz duyuyormuş gibi bakıyor gözlerimin içine. Öyle bir ayna icat etseler ki, insanlar bu aynaya baktıklarında, kendilerini sevdiklerinin gözlerinden görebilseler. Kendimizle barıştığımızda, tüm dünyanın da barış içinde olacağını düşünüyorum. Hayatımızdaki en ağır eleştirileri ve yargıları kendi kendimize yapıyoruz.

Bu arada yeni bir kanser hastası ile uzaktan çalışmaya başlıyorum. İsmi Birsen.

27 Ocak 2012

Bugün Ezgi ile çalışmaya gittim. Benden kendimi arkaya doğru onun kollarına bırakmamı istedi. Bir an için yapamam demek istedim ama sonrasında bırakıverdim. Bir daha, bir daha bıraktım kendimi. Ezgi, itiraz edersin, belini bahane olarak sunarsın zannettim dedi. Senden başkasına bu denli güvenir miydim bilemiyorum diye cevap verdim. Aslında Ezgi’ye olan güvenimin yanında onu yere devirerek düşürebileceğim endişesi taşımadığımı, benim ona zarar vermeyeceğimi düşündüm diye ilave ettim. Ezgi güçlüydü ve yapamayacağı bir şey için (yani beni tutmayı) kendini zorlamazdı. Eh, ne de olsa ben pek de ufak tefek değilim. Bu da bazı eylemleri gerçekleştirirken, sadece kendimi değil başkalarını düşündüğüm içinde korktuğumun ve yapmadığımın farkına varmamı sağladı.

Bırakmak, bırakabilmek benim için çok anlamlı bir söz. Bırakabilmek sanırım güvenden geçiyor. Kendine, başkalarına, dünyaya, en önemlisi de hayata güvenmek birçok şeyi kolaylaştırıyor. Sonuç olarak bu çalışma, sanki bedenimdeki acı ve ağrıların beni terk etmesini sağlamıştı.

28 Ocak 2012

Arzu aradı ve Reiki 1. Derece eğitimine katılmak istediğini söyledi. Çok şaşırdım. İlk defa kendisi için bir şeyler yapmaya karar verdi, mutluyum.

29 Ocak 2012

Arzu geldi. Mucizeler üzerine epeyce bir konuştuk. Çalışmamızda tüm dikkatinin midesine gittiğini, sanki orada sarkıt ve dikitler olduğunu, iğrenme duygusu hissettiğini söyledi. Bu durumunu bir anısı ile özdeşleştirse ne olurdu diye sorduğumda; ilkokuldaki öğretmeninin sorunun cevabını bilemediğinde kendisini aşağıladığını, zaten kadının da iğrenç olduğunu dile getirdi. Tamamen, harfiyen bu kelimelerle ifade etti duygusunu. 40 yaşındaki Arzu 7 yaşındaki Arzu’nun hayal kırıklıklarını hala midesinde taşıyordu. Bunun geçmişte kaldığını, öfke ve kızgınlıklarımızı bırakmamız gerektiğini söyleyerek bu günkü çalışmamızı bitirdik.

30 Ocak 2012

Bu gün İstanbul’da karlı bir gün var. Birsen Hanım’a uzaktan enerji göndereceğim. 48 saat boyunca kemoterapi alacağını duyunca tüylerim diken diken oldu, kulaklarıma inanamadım. Arzu’dan daha ağır bir hasta mı acaba? diye düşünmekten de kendimi alamadım. Bu günlerde eş dost için uzaktan epeyce çalışıyorum.

01 Şubat 2012

İstanbul kara teslim olmuş durumda. Özellikle de Trakya tarafı. Bizim iş yerimiz de o tarafa doğru. Yollar felaket. Birsen’e, Arzu’ya ve bir arkadaşıma enerji gönderip günü bitiriyorum.

04 Şubat 2012

Arzu ile konuştum. Kemoterapi seansını daha huzurlu geçirdiğini söyledi. Ben yine uzaktan çalışmalara devam ediyorum ve kendimi daha huzurlu hissediyorum. Gerçekten başka hiçbir işle uğraşmak istemiyorum. Bir taraftan internette psikoloji eğitimi alabilecek yerler araştırıyorum, bir taraftan da korkularımla yüzleşmeye ve onları şifalandırmaya çalışıyorum.

– Kaybetme…. Evrende hiçbir şey yok olmaz, daima bir boyutta ve bir şekilde canlılığını sürdürür.

– Parasızlık…. Ben bolluk içindeyim

– Güvensizlik…. Ben şimdi ve her zaman güvendeyim

– Acı çekmek…. Ben kendimi ve herkesi bağışlayarak acı çekmekten vaz geçtim.

Bir zamanlar kendimi korumak adına geliştirdiğim egomu, şimdi de dengeye getirmek için uğraşıyorum. Kendi kendimle konuşuyorum. Sevgili egom, seni büyüten ve bu korkuları oluşturan benim. Şimdi senin dinlenme zamanın. Lütfen beni ışığımla baş başa bırak.

Bütün bu konuşmaları yaparken, fedakarlık yaptığımı düşündüğüm her şeyin, egomu tatmin etmek için olduğunun ve egomu beslerken iç dünyamın ışığını yok ettiğimin farkına varıyorum. Egoma bir kez daha sesleniyorum Sevgili egom, sana ihtiyacım olduğunda beni koruduğun için teşekkür ederim. Ancak şimdi senin için biraz dinlenme ve benim için denge zamanı.

8 Şubat 2012

Babamın rahatsızlığı ve Arzu ile tanışmamın üzerinden koca bir yıl geçti. Her ikisiyle de kah güzellikler, kah umutsuzluklar hep beraber bir yola girdik yürüyoruz. Bu yolun sonu nereye varacak? Kim bilebilir ki?

14 Şubat 2012

Arzunun kendisinden nasıl da nefret ettiğini gördüm bugün. Bu da akciğerini perişan ediyor. Bunun üzerinde çalışıyoruz. Her gün yeni bir acı, yeni bir korku ve yeni bir kızgınlık çıkıyor. İnsanlar böyle kanser oluyor sanırım.

Babamla ilgili sıkıntılar tekrar başladı. Defterime bile yazmak istemiyorum.

 

16 Şubat 2012

Sabah yine kalbimde coşkulu bir sevgi hissederek uyandım. Birden bahar mevsimini özlediğimi düşündüm. Her mevsim güzel ama bahar bir başka oluyor, belki de kısa sürdüğü içindir.

Bugün kendime sorum “Hayatın neresindesin?” Karşısında, yanında ya da içinde. Karşısında olduğumda bir mücadele, yanında olduğumda rahat, içinde(belki de o benim içimde) olduğunda ise dengede.

19 Şubat 2012

Sabah meditasyon yaparken ilahi sevgiyi anlamak, tanımlamak istedim. Zihin her daim bilmek istiyor ya. Sonra bir koku geldi burnuma, hani yağmurdan sonraki toprağın kokusu. Rengi gökkuşağına, tenime dokunuşu ılık bir rüzgara, bazen yağan kar damlasına, bazen de güneşin sıcaklığına benziyordu.

20 Şubat 2012

Arzu aradı ve gelmek istediğini söyledi. Onu ilk defa bu kadar arzulu görüyorum çalışma konusunda. Öğrendiğim şey, kabul yoksa şifa da yok. Seviniyorum. Bunca zamandır Arzu hastalığından bahsederken bir kez bile kanser kelimesini kullanmadı. Ya sarkumdu ya lezyon. Bu gün ilk defa hayatı ve yaşadıklarıyla ilgili kendisine ve bana karşı tamamı ile dürüst olduğunu gördüm. Hep akışta kalmaktan bahsedilir ya, suyun yönünde akıp giderken kulaç atmazsan hayatına nasıl yön vereceksin?

23 Şubat 2012

Biraz önce Ezgi’den Nepal ile ilgili e-posta aldım, yerimde duramıyorum. Aslında bu seyahate gidecek param yok. Neyse günü gelince düşünürüz. Bir taraftan da yeni bilgiler ediniyorum. Bedendeki meridyenleri, enerji noktalarını. Kendimi öğrenci gibi hissetmek sanki beni gençleştiriyor.

28 Şubat 2012

İşten dönerken Arzu’yu da alarak eve geldik. Kilo almış gördüm, sevindim. Yarın PET taramasına gireceği için çok heyecanlı. Sonucu ne çıkarsa çıksın önemli olmadığını, benim onun her zaman yanında olacağımı, korkularının ve endişelerinin yarınki sonucu değiştirmeyeceğini söyleyerek ve bu gece güzel bir uyku uyumasını tembihleyerek gönderdim. Aslında ben de onun kadar heyecanlıyım.

02 Mart 2012

Arzu akşam 4.00 gibi telefon etti. Ve…… bedeninde hiçbir kanserli hücre bulunmadığını söyledi. Doktorlar bizim verdiğimiz ilaçların aslında faydası olmaz, bu nasıl oldu diye şaşırmışlar. Tanrım kulaklarıma inanamıyorum. Telefonu kapadıktan sonra gözyaşlarına boğuldum. Kızım şaşkın bana bakıyor. Ağlayarak müjdeli haberi ona söyledim. Sanki ayaklarım yerden kesilmişti. Dünyada şu anda olan her şey önemini yitirmişti, hiçbir şey düşünemez ve yerimde duramaz olmuştum. İş yerinde oradan oraya ağlayarak dolanıyor bir taraftan da Allah’ım sana çok teşekkür ederim, dualarımı ve çabalarımı boşa çıkarmadığın, sana ve kendime olan inancımı sağlamlaştırdığın için teşekkür ederim diyordum. Mutluluğumu tarif etmeye değil Türkçe kelimeler tüm dünya dilleri yetersiz kalıyordu. Şu anda şöyle haykırmak istiyordum; Arzu’cuğum teşekkür ederim, benim için bir mucize gerçekleştirdiğin için teşekkür ederim ve ne yaparsan yap ama bir daha gerçekleri inkar ederek kendine yalan söyleme.

İnsanlara şifa vermeye karar vermiş birisi için bundan daha güzel ne olabilirdi ki? Yok, bu son noktaydı işte. Bacağından, her iki ciğerinden ameliyat olmuş, sonra tekrar akciğerlerinde nodül oluşturmuş ama şimdi de hepsi yok olmuştu. Bu kitaplardan okuduğum bir hikaye, başkalarının yaşam öyküsü değil, bu bizzat benim şahit olarak yaşadığım bir olaydı. Ağzımdan teşekkür ve minnettarlık sözleri dökülürken, zihnimden geçen düşüncelerde bunlardı. Eşimi aradım, ağlayarak anlattım, Ezgi’yi aradım, ağlayarak konuştum, Reiki hocamı aradım ağladım.

11 Mart 2012

Bugün Arzu Reiki 1. Derece eğitimini aldı. Seyran’da asistanlık yaptı. Şifa dolu, sevgi dolu, şükran dolu bir gün bu gün. Hem şifa verdiğim hem de öğrencim olan bu iki güzel insanla beraber olmak ayrı bir keyif benim için.

17 Mart 2012

Arzu ile çalışmaya devam ediyoruz. Rehavete kapılmaya gerek yok. Yaptığımız çalışmada kalp bölgesinde sıkıntı hissediyorum ve bu baba figürü* ile ilgili. Tekrar bir korku kaplıyor içimi. Hissettiklerimi ona söylemiyorum. Arzu sırtının biraz ağrıdığını söylüyor. Bu konuda çalışmaya karar veriyoruz.

* Çin tıbbı teorisine göre

21 Mart 2012

Bugün bahar ekinoksu. Dünyaya enerji göndermeye niyet ediyorum. Yakın çevremdekilerle de devam ediyor. Hayatımızdaki bazı olumsuzluklar bizi sarsıyor ama o enerjilerde kalmamak için çaba gösteriyorum.

27 Mart 2012

Arzu ile bugün de duyguları ve bedenindeki zararları üzerine çalışmalar yapmaya devam ettik. Kırgınlıklarının devam ettiğini görüyorum. Eşini olduğu gibi kabul ettiğini söylüyor, ancak bana inandırıcı gelmiyor. Benim bu konularda çevresindekilerden farklı düşünüyor olmam belki de onu yalan söylemeye itiyor. Ben suçlu aramıyorum. Ne yazık ki çoğu insan bunun peşinde. Duygularımız tamamen bizimle, dış dünyadan yansıyan görüntüyü nasıl algıladığımızla ve tanımladığımızla ilgili. Duygularımızı kabul etmeden, dışarıdan bir suçlu aramak sanıyorum çok daha kolay oluyor.

28 Mart 2012

İş yerimdeki dolapları temizlerken, Ezginin yaptığı bir seminerdeki notlarım elime geçiyor. Bazı sorular var ve bunları cevaplamışım.

  1. Beni tanımlayan üç nitelik: Tez canlı, sevecen, güler yüzlü
  2. Bir dostta aradıklarım: Yok
  3. Hayat amacım; Öğrenmek
  4. Hobilerim: Resim yapmak
  5. Kahramanlarım: Yok
  6. Kendimi zirvede hissettiğimde yaşadığım duygu: Keyif

Bugün bu sorulara yanıtım ne olurdu?

  1. Değişmezdi
  2. Sessizliği paylaşabilmek
  3. İnsanlara şifa vermek
  4. Kitap okumak
  5. Mevlana ve Kral Arthur
  6. Sonsuzluk

Bu aralar kitap yazma arzusu var içimde. Benim için ilginç ama kim okusun ki?

03 Nisan 2012

Arzu’yu bugün çok yorgun ve sağlıksız gördüm. Hastalıkla ilgili korkuları tavan yapmış. Her şey iyi diyorlar ama hala kemoterapi veriyorlar, bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Tabii Arzu’nun da neden kabul ettiğini. Saçlarının dökülmesi onu çok mutsuz ediyor peruk çok yakışıyor ama ben kel halini hiç ürkütücü bulmuyorum. Güzelliğinin kendi içinden geldiğini kabullenmekte zorlanıyor. Bir de yaptığımız çalışmaları çok fazla sorgulamaya başladı. Kalbinden çok zihni ile düşünüp, onu tatmin etmek istiyor. Sadece olayları olduğu gibi kabul etmesini, şifayı sorgulamamasını söylüyorum

09 Nisan 2012

Bugün senaryo yazarı Meral Okay akciğer kanserinden vefat etti. Bu haber Arzu için sonun başlangıcı gibi. Arzu tüm yaptıklarından ve inandıklarından vaz geçerek Meral Okay ile aynı doktora gittiklerini anlatıyor bana. Konuşuyoruz, herkesin farklı olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama nafile. Sonrasında biraz Reiki vererek enerjisini yükseltmeye çalışıyorum. Ellerim sırtında, burada bir terslik var, bunu hissediyorum. Her şeyin temiz çıkmasının üzerinden daha bir ay geçti. Bu kadar sürede bir şeyler olur mu? Zihnimin içinden sorular geçerken, Arzu elimi koyduğum yerin çok ağrıdığını söylüyor.

16 Nisan 2012

Arzu aradı ve bana geldi. Bu sefer onda iki değişik korku görüyorum. Hem tekrar hasta olmak, hem de iyileşerek işe dönmek zorunda kalmak. Genel olarak fiziksel durumunda bir sıkıntı hissetmedim. Ancak işe başlamak, neredeyse hasta olmaktan daha kötü ya da en azından eş değer derecede endişelendiriyor onu. Ona bir gün tamamen iyileştiğinde kendisi gibi bu hastalığa sahip insanlara ne kadar yardımcı olabileceğini anlatıyorum. Sonuçlar iyi çıksın, nasılsa hemen başlamazsın işe, o arada da ne yapacağına karar verirsin derken, onun bu endişesini kendi içimde anlamaya çabalıyorum. Üstelik de çalışma hayatının bu hastalığına neden olmadığını bilerek. Şu anda hissettiği hastalık yok olmasın ama onu da perişan edecek kadar büyümesin. Arzu’nun isteği bu.

Yanımdan ayrılırken, güzel havalarda açık yerlerde vakit geçirmesini tavsiye ediyorum. Zaman zaman arkadaşları ile buluşuyor ama hep kapalı alışveriş merkezlerinde.

Bu aralar benimle çalışmak isteyen değişik insanlar giriyor hayatıma. Hayatımın amacı bu olsa gerek. Ne kadar yorgun ve keyifsiz olsam da, çalışmalardan sonra kendimi inanılmaz iyi hissediyorum. Tanımadığım insanlara kalbimden oluk oluk sevgi akıyor. Tanrım kalbimdeki sevginin azalmasına izin verme diye dua ediyorum.

17 Nisan 2012

Bugün bir arkadaşımın resim sergisi için Taksim’e gittim. İstiklal’deki kalabalık her zaman başımı döndürüyor.  Birden ayağım takılıp yere düştüm. Sanırım kaburgamı incittim, acıyor ve nefes almakta zorluk çekiyorum.

Babamın Erzin’deki evi bahçe içinde. Dört bir tarafında da akrabalarımız oturuyor. Babam ise o bahçe içerisinde oturan kardeşleri ve onların çocuklarından çok farklı. Onlar, kendi hayatlarından daha fazla başkalarının ne yaptıklarıyla ilgilenebiliyorlar.

Erzin’de durumlar yine karmakarışık. Sürekli bir dedikodu, kıskançlık ve akrabaların kışkırtıcı sözleri. Babama kızıyorum içimden. Neden kendi evladından bile küçük bir kadınla evlenirsin ki? Sonu böyle oluyor işte, elden ayaktan düşünce, dedikodu ve kıskançlık.

Babamın evliliğini zamanında kabul etmiş görünsem de belki de kendime yalan söylemişim, bilmiyorum. Şu anda önemli olan tek şey babamın sağlığı ancak bu durumda hiç de kolay görünmüyor.

19 Nisan 2012

İnternet üzerinden bazı dersler almaya karar vermiştim, onların şifresi geldi bugün. 1 Mayıs’ta dersler başlıyor. Ezberime pek güvenim yok, bakalım nasıl olacak bu yaştan sonra öğrenci olmak. Nepal’e gitmeye karar verdim ama param yok. Bankaya kredi almak için başvurdum. Komik bir durum aslında ama gitmeyi çok arzu ediyorum.

20 Nisan 2012

Kredim çıkmış. Bu sefer de bankaya giderken yüz üstü düştüm. Bu aralar sürekli düşüyorum, dengemde mi bir bozukluk var? Neyse, çok mutluyum, çünkü Nepal biletimi aldım.

21 Nisan 2012

Sabah bel fıtığından rahatsızlığı olan bir hanımla çalıştım. Odama girer girmez dikkatini kitaplığım çekti. Gururla bana bu kitapların hepsini okudum dedi. Okumak yetmiyor, kalbine koyacaksın dedim gülerek.

Telefonumu elime aldığımda Arzu’nun aradığını gördüm. Gelmek istediğini söyledi. İyi görünüyordu ama sol ciğerinin alt tarafında içime iyi gelmeyen bir şeyler var. Bir haftalığına kızıyla beraber Antalya’ya gitmeye karar vermişler, çok sevindim. O ve kızı için güzel bir kaçamak olur.

23 Nisan 2012

Bu gece rüyamda gördüklerimin yorgunluğunu bedenimde taşıyorum. Sanki geceleri fazla mesai yapıyor gibiyim. Nerelere gidiyorum, nelerle uğraşıyorum, bir sürü insan, hayatıma girmiş-çıkmış, halen hayatımda, benim için önemli-önemsiz insanlar. Onlarla birlikte yaşadığım tonlarca olay. Hiçbir rüya tabircisinin yorumlayamayacağı karmaşık durumlar. Haydi hayırlısı.

26 Nisan 2012

Şu anda saat akşam 9:30. Birden Ezgi’ye onunla ilgili düşüncelerimi e-postada yazmak istiyorum. Yazıyorum ve gönderiyorum.

01 Mayıs 2012

Ezgi ile Dalyan’a gidiyoruz yakında. Bu gezide Arzu ve Birsen de var. Dalyan’ı daha önce hiç görmedim, hep methini duyuyorum ama. Neler yaşayacağız, neler hissedeceğiz merak ediyorum. İnsanlara yardımcı oldukça kendimin de hızla şifalandığını hissediyorum.

03 Mayıs 2012

Akşam Arzu geldiğinde korkuları oldukça yükselmiş ve psikolojik olarak perişan görünüyordu. İyileşmek ve hasta olmak arasındaki korkuların etkisi mi bunu yapan bilmiyorum. Bu aralar çok zayıfladı. Zaten ufak tefek, şimdi de bir lokmacık görünüyor. Saçlarının uzamamasına takılmış durumda. Psikolojik ve fiziksel olarak bu kadar yıpratıcı bir tedavinin neresinin faydalı olduğunu sorgulamadan edemiyorum. Dalyan’da biraz kendisini bulmasını umut ederek uyumaya karar veriyorum.

05 Mayıs 2012

Bugün annemin doğum günü. Bu tarihlerde hep hüzünlü uyanıyorum. İçimdeki, özlem ve biraz da beni erken terk ettiği için sitem.

Nepal yolculuğuna çıkmadan önce toplanıyoruz. Herkes çok neşeli ve heyecanları gözlerinden okunuyor. Arzu da gelmeye niyet etti ve Ezgi de onu destekliyor görünüyor. Aslında üçümüz de onun Nepal’e gitmesinin zor olduğunu biliyoruz ama umutlarımıza ve hayallerimize de ket vurmak istemiyoruz.

07 Mayıs 2012

Sabah melek kartı çekmek geliyor içimden. Gelen cevap çok açık: Gözlerini kapat, kalbindeki sevginin, ruhundaki nefesin geldiği yeri hatırla. Yalnız değilsin. Eşsiz ve mükemmelsin. Hayat kitabını okuma, kendinle ve tekamülünle ilgili bilgileri alma zamanı. Hayatında olan her şey seni bu mükemmelliğe ulaştırdı. Güzel bir amacın peşinde giden kişi, attığı her adımda desteklenir. Olumsuz durumlar ona zarar vermez. Hayatını güven içinde geçirir.

Bu güzel cevapla güne iyi başladım.

Arzu’nun telefondaki sesi tüm dengemi alt üst etti. Tomografi sonuçları hiç de iç açıcı değil. Sol tarafında, kalbine yakın bir lezyon bulmuşlar ve kalbin etrafı su toplamış. Arzu’yu ölümün korkusu sarıp sarmalamış. Bu onun görüntüsüne o kadar yansıyor ki, gözlerinin altı morarmış, göz bebeklerindeki ışık yok olmuş. Yüksek dozda uyuşturucu almış biri gibi anlamsız ve ruhsuz bakıyor. Ruhunun pes ettiğini görüyorum gözlerinde. Dalyan’a bile nasıl geleceği hakkında bir fikrim yok ama o çok arzu ediyor. Bugün bende de ilk defa Arzu ile olan yolculuğumun nasıl biteceği hakkında korkular başladı. Kendime yalan söyleme ihtiyacı hissediyorum. Ezgi ile konuşmak istiyorum, yolda konuşuruz diyerek, dua edip yatıyorum.

08 Mayıs 2012

Dalyan’dayız. Ezgi ve ben diğerlerinden bir gün önce geldik. Kaldığımız yer doğa içinde, oldukça sade ama temiz ve hissettiğim enerji muhteşem. Bir ara dağlara bakacak şekilde bir yer bulup oturuyorum. Bedenimin temizlendiğini hissettiğim bir duygu var içimde. Kuş sesleri, üşütmeyen ama serinleten bahar rüzgarı,  bütün bunlar içimde huzur enerjisinin yükselmesini sağlıyor.

Akşamüstü Dalyan’ın merkezine gidiyoruz ve Ezgi bana bir masaj seansı hediye ediyor. İkimizin de bedeni yumuşamış ve gevşemiş,

Akşam Ezgi ile suyun kenarında bir yemek yiyoruz. Ona ilk iş yerim olan arıcılık tesislerinde yaptığım çalışmalardan ve arılardan bahsediyorum. Arıların hayatları ile ilgili bildiklerimi ve onlara olan hayranlığımı dile getiriyorum. Akşamüstü kayaların üzerindeki heykelleri ışıklandırıyorlar. Ben tarihe hiçbir zaman ilgi duymadım. İlgimi çeken tek şey, resim yapmaya başladığımda bu görüntünün bir fotoğrafından kara kalem resmini yaptığım. Gölge çalışması yaparken kullandığım bu fotoğrafın ne olduğu, nerede olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Işıkların da etkisiyle çok güzel görünüyorlardı, Kaunos kaya mezarları.

09 Mayıs 2012

Öğleden sonra herkes toplandı. Ezginin halası da geldi. Yirmi ile yetmiş yaş arasında hanımlar. Burada Arzu’yu Ezgi’ye bırakıyorum, bakalım sadece izleyici olmak nasıl olacak?

Ezgi’nin halasına “Burada seninle ilgilenemeyeceğim” dediğini duyuyorum, neden öyle söyledin diye soruyorum, ben öyle bir şey söylemedim sadece düşündüm diyor ve gülüşüyoruz.

Yoga çadırının içinde bir arı peşimi bırakmıyor. Ezgi “Hani sen arılara hayrandın, neden korkuyorsun?” diye soruyor. Ben de “Korkuyor olmak hayran olmamı engellemiyor” diyorum. Belki de hayatımızda sadece korkularımız yüzünden kaçtığımız binlerce güzel şey var.

10 Mayıs 2012

Dalyan’daki günlerimiz veda üzerine konuşarak geçiyor. Her kayıp bir veda gerektiriyor. Bu temanın benim hayatımda çok büyük önemi var. Erken yaşlarda veda etmem gereken çok şey oldu. Önce manevi, sonrasında maddi kayıplar. Vedayı tamamlayabilmek için kabul gerekiyor. Kendimi düşünüyorum. Vedalarımı tamamlayabildim mi? Cevap çok açık ve net. Biricik kardeşim, can dostum ağabeyimi kaybedeli 24 yıl olmuş ama ben hala ona veda edememişim. Hayat bir şekilde devam ediyor ancak tamamlanmamış duygular, kapanmamış yaralar görülmeyi sabırla bekliyor.

İnsanlar, yaşadıkları korkular ve acıların yarattığı duygu seli içerisinde çaresizce mücadele ediyorlar. Bırakmaktan korktuğumuz, görmek istemediğimiz konular tekrar tekrar bir şekilde yolumuza çıkıyor. Biliyoruz, bildiklerimizden korkuyoruz, bilmiyoruz, bilemediklerimiz için endişeleniyoruz. İnsan olmak, hayatı yaşamak böyle bir şey olsa gerek.

Hayatımıza yeni bir pencereden bakarken, Arzu şu anda bulunduğu perişan durumuna rağmen herkesi kahkahalara boğuyor. Tamamlanmamış yaşamlardan bahsederken, “Bir sonraki yaşamımda zenci kilise şarkıcısı olarak geleceğim dünyaya” diyor.

Hayatı çok ustalıkla tiye alan bu kadının, neden ve nasıl bu kadar acılarla bedenini ve yüreğini doldurduğunu düşünüyorum.

12 Mayıs 2012

Arzu’nun durumu hiç iyi görünmüyor. Bitmiş, tükenmiş, teni çürümeye başlayan elmanın rengine bürünmüş. Onu böyle gördüğümde korkuyorum, yanına gidip sarılmak istiyorum, Ezgi’yi telefonla arıyorum haber vermek için cevap vermiyor. Odamdan dışarıya çıkıyorum ve o sırada Ezgi geliyor. Ezgi Arzu’nun koluna girmiş. Bir o kadar üzüntü ve korku da Ezgi’nin gözlerine bulut gibi inmiş, yoga çadırına doğru ilerliyorlar. Sürekli saatime bakıyorum, beş dakika, on beş dakika derken bir saat oluyor.  Dayanamıyorum ve çadıra giderek, usulca kafamı uzatıyorum. Arzu gözleri kapalı uzanmış. Ezgi ile göz göze geliyorum. Sorun yok, birazdan geleceğiz der gibi bakıyor. Son zamanlarda anlaşmak için konuşmaya da ihtiyacımız kalmamış. Usulca tekrar ön bahçeye dönüyorum. İçimden sürekli dua ediyorum. Öyle ki ailesine sağ salim dönsün istiyorum. Korkularım her hücremde çığlık atarak bağırıyor. Nefes almaya, düşünmeye, düşüncelerimi duymaya korkuyorum. Birsen’in yüzüne bakıyorum, gözlerinde kendisi için taşıdığı umutsuzluğu görüyorum.

Biraz sonra Ezgi ve Arzu geliyorlar. Ezgi huzursuz, huysuz ve kızgın. Onun duyguları, enerjisi benim içimde. Bazen onun da insan olduğunu, duygularını unutuyorum. Kendimi koca bir kayanın altında sıkışmış gibi hissediyorum. Dağlara doğru oturup, kalbime odaklanmaya çalışıyorum. Bakışlarım dağların yüksek yerlerinde. Derken bir ışık, insan görünümünde kayalıkların üzerindeki bir taşı aydınlatıyor. Hindistan’da gördüğüm tanrılara benziyor. O ışık yayılıyor, kalbime doluyor ve sanki biraz gevşiyorum.

13 Mayıs 2012

Bugün anneler günü. Aramızdakilerin çoğu hem anne, hem kız çocuğu. Telefonuma bir kutlama mesajı geliyor, en güzel anneye diye. Kızım gönderdi sanıyorum, teşekkür etmek için arıyorum, bana gülüyor, birazdan seni arayacaktık diyerek. Telefon numarasına bakıyorum bende kayıtlı değil. 20 yıllık hem Tarım Bakanlığından arkadaşım hem de yakın dostum Ayşe benden meraklı, telefon numarasını arıyor ama cevap vermiyor. Ben hiç merak etmiyorum, birisi işte, bilerek ya da bilmeyerek mesaj atmış, ben de kabul ettim gitti. Bir müddet sonra arıyor o telefon numarası ve kim olduğunu öğreniyorum ve Ayşe’me söylüyorum, merakı gitsin diye. Bir süreliğine eğitim vermeye gittiğim bir laboratuvarda çalışan genç kız. Beni sevdiğini biliyordum ama bu kadarını da tahmin etmiyordum. Hiç beklemediğim birinden gelen bu kutlama mesajı beni duygulandırıyor.

Tüm grup beraber kahvaltımızı ediyoruz. Annelerini araması gerekenler var ama onların eli telefona gitmiyor, sanıyorum tüm benlikleri ile sadece burada olmak istiyorlar. Benim annemi aramam için telefona ihtiyacım yok, gökyüzüne bakarak sadece onu düşünmem yeterli diyorum içimden.

Dönüş yolculukları başladı. Zamanı gelen vedalaşıyor, sarılıyoruz, bazen gözlerimiz doluyor kollarımız birbirimize sarılıyken. Artık duygusallaşmak istemiyoruz ama engel de olamıyoruz. Çok farklı duygular yaşadık şu üç günde. Değil başkaları ile kendimizle bile paylaşamadıklarımızı döktük ortaya. Sessizce ruhlarımız birbirimize teşekkür ediyor, yüzlerimizdeki gülümseme ile.

14 Mayıs 2012

Sabah 5.30 da uyanıyorum. Önce bir kahve içerek ayılıyorum. Bavulumu toplayıp, dağlara karşı oturuyorum. Burada yaşadıklarım, hissettiklerim ve deneyimlerim için Ezgi’ye ve on üç kadına kalbimden teşekkür ediyorum. Tümünün yaşadıklarının ve hissettiklerinin onlara şifa olmasını diliyorum.

Öğleden sonra Ezgi ile İstanbul’a doğru yola çıkıyoruz. Havaalanından taksiye biniyoruz ve Arzu’dan gelen telefon yine ikimizi de sarsıyor. Eve gelip, bir saat sonra Arzu’nun yanına gidiyorum. Beni gördüğünde her zamanki gibi çok mutlu oluyor. Gözleri ışıldıyor. Öyle ki bu belki de bir iki saniye içerisinde oluyor. Kız kardeşinin gözlerindeki şaşkın ifadeyi fark ediyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama Arzu için ne kadar üzülürsem üzüleyim onun yanına girerken enerjimi değiştirebiliyorum. Sanıyorum bu ona da yansıyor. Ev halkının endişe ve korkularını görmek için ise medyum olmaya gerek yok.

17 Mayıs 2012

İş dönüşü Arzu’yu ziyarete gittim. Ağrısı çok ama o metanetli olmaya çalışıyor, ben de elimden geldiğince onu enerjimle rahatlatmaya.

18 Mayıs 2012

Arzu bu sabah 11.00 de ameliyata girecek. Bahar ile paylaşıyorum endişelerimi. Bahar ameliyat olmasın diyor ısrarla, ben de, onun seçimi, karışmak bana düşmez diyorum. Sonrasında Arzu’nun kız kardeşini tekrar arıyorum. Kalbinin etrafında biriken su, tansiyon ve nabız düzensizliği nedeniyle ameliyattan vaz geçtiklerini söylüyor. Doktorlara çok kızgın bir şey yapmıyorlar diye. Aslında tıbben yapılacak bir şey olmadığını kabul etmek istemiyor. Uzunca süre telefonda konuşuyoruz, ne yapacağını bilmez durumda. Yarın sabah ziyarete geleceğimi söylüyorum.

19 Mayıs 2012

Arzu yoğun bakımda. Yanına girdim ve beni görünce gülümsedi. Çok seviyorum onun gülümsemesini. Kahvaltısını getiriyorlar, ellerimle yediyorum. Beni kırmamak için hepsini itirazsız yiyor. Biraz konuştuk, yorgun ve solgun görünüyordu. Dışarı çıkınca da kız kardeşi ile konuşuyoruz. Sanki bir şeyleri eksik yapıyor gibi suçluluk duygusunda. Bir tarafı da artık sona yaklaştığını kabul etmek istiyor ve Arzu’nun Bodrum’da yaşayan yakın arkadaşını çağıracağını söylüyor.

20 Mayıs 2012

Bugün Arzu’yu yoğun bakımdan çıkaracakları için hastaneye gidip, odasına getirmelerini bekliyorum. Gülerek geldi odaya. Karşımızda o muzip Arzu var. Görüntüsü gayet iyiydi. Elimi karnına koyduğum anda enerji çekmeye başladı. Kalbin yorulduğunun göstergesi olarak karnı şişti. Bir anda annemin son zamanlarını yaşıyormuş gibi hissettim kendimi.

Annesi ile birlikte hastanenin kafesine gidiyoruz. Gözümün içine bakıyor iyi bir şeyler söyler miyim acaba diye. Sanki ben ne dersem, ağzımdan ne çıkarsa o olacakmış gibi soruyor “Nasıl buldun Arzu’yu, iyileşecek mi?”. Aslında sorduğu sorunun cevabını kendisi de biliyor. Korkuyorum yanlış bir kelime söylemekten. Doğruyu dile getirmek de, yalan söylemek de zor bu durumda. Zaman gösterecek diyorum gözlerimi kaçırarak. Nefes alıyorum derin, derin kendimde kalabilmek için. Benden Tanrı’yı oynamamı bekleyen bu insanlar için ne yapabilirim? Sonra boynuma sarılıyor, hıçkırarak ağlıyor ve bir taraftan teşekkür ediyor. Kızımı zor zamanlarında yalnız bırakmadığın, yüzünü her zaman güldürdüğün ve mutlu ettiğin için hakkını helal et diyor. Hangi hak, ne hakkı diye,  Arzu’yu çok sevdiğimi ve benim için önemli olduğunu söylüyorum, gözyaşlarımı içime akıtarak ben de ona sarılırken.

21 Mayıs 2012

Sabah iş yerindeyken kız kardeşinden bir mesaj geldi. Karaciğerin iflas etmeye başladığını söylemişler. Bu hiç iyi olmayan duruma ek iyi olmayan bir haber. Arzu’nun acı çekmesini istemiyorum. Akşam Ayşe ile birlikte hastaneye gittik. Fena görünmüyordu, bizi görünce mutlu oldu ama gözlerindeki umutsuzluğu çok netti. Ayşe ile Arzu’yu baş başa bırakarak kız kardeşi ile konuşmak üzere dışarı çıktık. Kız kardeş şaşkın, çok üzgün ve hala bir şeyleri eksik mi yaptım soruları soruyor. Ben çok iyi biliyorum bu duyguları. İnsanları en çok yıpratan “keşke” ile başlayan cümleler.  Böyle bir durumda insan neler yaşayacağını, daha doğrusu neler yaşayamayacağını da düşünüyor. Bu çaresizliğe ilave olarak öfke ve pazarlık duygusu var. Biliyorum şu anda Tanrı ile bile pazarlık yapıyor. Bunun benzerini yıllar önce ben de yaşadım. Ağabeyimi kaybedersen yaşayamam diye düşündüğüm andan bu güne yirmi dört yıl geçti. Yüreğimden her ikisi için de dua ederek Ayşe ile hastaneden ayrılıyoruz.

22 Mayıs 2012

İşten döner dönmez hastaneye gittim. Bu sefer gözlerimin içine bakmaktan korkuyor, hatta belirgin bir şekilde kaçırıyordu. “Arzu lütfen gözlerimin içine bakar mısın?” dedim. Biraz ürkek, biraz korkak gözlerini gözlerime çevirdi. Gülerek ona baktım ve onun benim gözlerimde ölümü gördüğünü fark ettim. “Korkuyorum Oya” dedi. Yanına oturdum, ellerinden tuttum. Bir şekilde rahatlamasını ve korkularından uzaklaşmasını sağladım ve yeniden gözlerine ışık geldi. Arzu ancak bu ışıkla kalabilirse acılarına son verebilecek, böyle hissettim. Depresif ve korku dolu olduğunda acı içindeki yaşamına son bile veremeyecek.

Geceleri korku dolu rüyalar gördüğünü, bu durumlarda bana seslendiğini söyledi. Kardeşinin aldığı bitkisel şifalı yağlarla sırtına masaj yaptım. Ayaklarını ve bacaklarını ovdum. Rahatladığını söylediğinde, iyi geceler dileyerek evime döndüm. Zaman zaman umutlu konuşuyor, kardeşinin pozitif düşünmelisin baskıları yüzünden sanırım. Ben yorum yapmadan dinliyorum onu. Gerçekten de ben de ne olacağını bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum.

23 Mayıs 2012

Hastaneye Arzu’yu görmeye gittim. Dün ismi Melek olan bir hanım ona şifa vermiş. Sonrasında ağzı açık bir şekilde meditasyon durumuna girmiş. Anne ve babası çok korkmuşlar. Tabii doktorlar da.

29 Mayıs 2012

Dört beş gündür günlüğümü yazamıyorum. Arzunun durumu aynı şekilde seyrediyor. Bu aralar babamın durumu da iç açıcı değil. Enerjim düşmüş durumda.

30 Mayıs 2012

Şu son günlerde yoğun bir şekilde endişeler, korkular ve üzüntüler yaşıyorum. Akşam erken yatmak istedim ama telefonlardan fırsat olmadı. Ezgi ile Arzu hakkında uzunca konuşuyoruz. O gerçekleri tüm açıklığı ile konuşurken ben bundan bir nebze kaçıyorum. Belki de Arzu’nun kardeşinin tepkisini azaltmak için böyle davranıyorum. Arzu’ya çok baskı yaptığının farkındayım. Durmaksızın pozitif düşünmelisin diyor, sanki bazı şeyler söylemekle oluyormuş gibi. Artık, pozitif olmak kelimesinden midem bulanıyor. Hele bu durumda anlamını çoktan yitirmiş. Kime göre veya neye göre pozitif. Korkusunu anlıyorum, ben de yaşadım bunları. Arzu ile çalışmaya başladığımız ilk günden itibaren “lazım” kelimesinden vaz geçirmeye çalıştım, şimdi kız kardeşi her iki lafının birinde böyle yapman, böyle düşünmen lazım diyor. Bir litrelik şişeye iki litre su dolduramazsın ki. Baskıcı tutumla çözülmüş hangi mesele var. Kendimize bile bazen söz geçiremezken, başkalarına niye?

Gece rüyamda bir tohum enerjisi çalışması yapıyorum. Bu ne demekse?

Gün içerisinde işe geliş, gidiş, bazen arkadaşlarla buluşma, ev işleri derken günler geçip gidiyor. Aklım ve kalbim Arzu’da.

Bu arada babama bakan fizyoterapist İsmail Bey ayrıldı, tam da babam yürümeye başlamışken. Babamı eşine karşı bir kıskançlık duygusu sarıp sarmalamış. Bir de çevredekilerin dedikodu merakı işin içine girince işler arapsaçına dönüyor. Babam gibi akıllı, zeki, inançlı ve kültürlü bir adam bile yönünü şaşırıp dedikodulara prim veriyor. Her ne kadar onun hayatıdır diyerek kabul etmeye çalışsam da en yakınlarımız söz konusu olduğunda kabule dair tüm bildiklerimiz unutuluyor. Bütün bildiğim, öğrendiğim her şey şu anda yok olmuş durumda.

31 Mayıs 2012

Akşam iş çıkışı Arzu’ya gittim. Gözlerinin içi sararmıştı ve bu hiç hoşuma gitmedi. Ayrıca gözlerindeki buğulu gülümseme beni derinden yaralıyor. Bu akşam arkadaşlarla toplantımız vardı. Orada Arzu’dan bahsederken o güne kadar varlığını pek de hatırlamadığım gözyaşlarım seller gibi akmaya başladı. Bu gözyaşlarının içinde neler yok ki. Üzüntü, korku, endişe ve bir o kadar da Arzu’nun bu yolculukta bana ve hayatıma kattığı değerler için minnettarlık ve teşekkür damlaları. Hocamızın önerisine karşı bir süre sessiz kalıp yaşam kadar önemli olan ölüme saygı gösterdik. Sonrasında ben; hani ölüm hep siyah renkle özdeşleştiriliyor ya, aslında siyah içinde tüm renkleri barındırıyor dedim. Bunu kendime söylüyordum aslında.

01 Haziran 2012

Koşuşturmaktan kendime zaman ayıramıyorum. Bu da ben de bir şeyleri eksik yaptım düşüncesi ile yetersizlik duygusu yaratıyor. Aslında bir on sene öncesinde bu tür şeyleri hiç düşünmezdim. Daha doğrusu içimdeki duyguları dinlediğimi hatırlamıyorum. Kimim, neyim, ne tür duygular taşıyorum? Bugüne kadar hep sevdiğim insanların duygularının ne olduğunu, ne hissettiklerini düşündüm.

06 Haziran 2012

Kendimi hayatın akışına bırakıyorum ama değiştirmek için hiç çabam yok. Belki de Arzu’nun inanmadan gösterdiği çabadan etkileniyorum. Bazı bakışlarından benim ondan umudumu kesip kesmediğimi sorguladığını görüyorum. Şu anda kendim ve Arzu için yapamadıklarım için suçluluk duygusuyla doluyum. Bir melek kartı çekiyorum, bir yol bulmak için. Çıkan söz çok anlamlı; tüm olumsuz duygular, öfke, kırgınlık, korku O’ndan uzak olduğumuzu sandığımız içindir. “ol o halde”.

10 Haziran 2012

Akşam Arzu’ya gittim ve ben senden vazgeçmedim dedim. Vazgeçmenin anlamı bana ve Arzu’ya göre farklı ama yine de söylüyorum. Onun mücadelesini -inanarak ya da inanmayarak-  takdir ediyorum. Aslında onun yapmaya çalıştığı kız kardeşinin gönlünü yapmaya çalışmak. O nasıl istiyorsa öyle davranmak ve konuşmak istiyor. Biraz enerji veriyorum, biraz sohbet ediyoruz. Arzu enerji almaya çok açık bugün. Şifa vermek çok iyi geliyor bana ve her çalıştığımda başka bir iş yapmak istemediğime karar veriyorum.

13 Haziran 2012

Arzu’yu telefonla aradım ve geleceğim dedim. İlk defa hayır gelme dedi. Ben ısrar edince mecburen kabul etti. Yanına gittiğimde neden böyle davrandığını gördüm. Arzu’nun gözleri sanki delirmiş gibi bakıyordu, ürkütücüydü. Kızını bile istemediğini söylediğinde şaşkınlığım biraz daha arttı. Kendisini tamamen kapamış durumdaydı. Biraz sonra bunun sebebinin sırtına yapıştırılan morfin bantları olduğunu anladım. Bir insanın hayatından ümidin kesilmesini ölüme olan saygımla anlayabilirim ama uyuşturup, depresyona sokan metotların uygulanmasını anlamıyorum. Bu bantlar ağrısını kesiyor ancak kusma ve kabızlığın verdiği sıkıntıdan perişan. Ağrım var ama huzurluyum diyen Arzu’dan, çok ağrım yok ama perişanım diyen Arzu’ya dönüşmüş. İçimden çıkar at şu bantları demek geliyor fakat seçimine saygı duymam gerektiğini de biliyorum. Sohbet ve verilen enerjinin etkisi ile bir süre sonra gözlerinde yeniden ışığı görmeye başlıyorum. Ben onun bu dünyada yaşayacağı her anında gözlerindeki ışığın sönmemesini, mümkün olduğu kadar huzurlu olabilmesini sağlamak için yanında olmak istiyorum

14 Haziran 2012

Kardeşi ile yaptığımız uzun telefon konuşmasına canım çok sıkıldı, uykularım kaçtı. Beni ve Ezgi’yi sanki Arzu’nun ölmesini istiyormuşuz gibi suçlayıcı bir tonda konuştu. Enerjilerin ona iyi gelmediğini, mücadeleyi bıraktığını söylüyor. Onun duygularını ve ruh halini anlıyorum ve anlayış göstermeye çalışıyorum ama olmuyor. Reiki enerjisinin her zaman onun hayrına olması niyetiyle verdiğimi, zaten başka türlü olamayacağını, hayrın ne olduğunu bizim bilemeyeceğimizi, burada iyi veya kötü enerji diye bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Şu anda beni anladığını hiç ama hiç sanmıyorum.

Sonunda Arzu istediği müddetçe onun yanına gideceğimi ve onu göreceğimi söyleyerek, telefonu kapatıyorum.

17 Haziran 2012

Akşam kız kardeşinin attığı mesajı görünce aradım, Arzu’nun beni görmek istediğini söyledi ve hemen gittim. Gözlerinde tarifi imkansız bir korku ve sıkıntı vardı. Ölümle barışan Arzu’nun yerine ölümden ölesiye korkan bir Arzu. Bütün bunların artık bitsin ve ne olur sen beni bırakma diyordu. Benim aramama nedenimi kardeşinin söylemek zorunda kaldığını veya sezdiğini düşündüm. Bir saat kadar yanında oturdum. Dalyan’daki Arzu’yu hatırla deyince gözleri ışıldıyor, yüzü gülümsüyordu. Kız kardeşinin korkularını gözlerinden okuyorum, ayrıca bugün çok suskundu. Konuşmalara katılmıyor ama yanımızdan da ayrılmıyordu. Ateşinin düşmeye başladığını söyleyince ağabeyimin son zamanlarını hatırlıyorum. Arzu sanki gitmeye hazırlanıyor. Bir ay önce bulduğu huzuru yakalayarak gitmesini diliyorum.

18 Haziran 2012

Sabah uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu uyandım. Dualarımda her zaman kendim olabilmem için yardım istiyorum. Akşamüstü Ezgi ile buluşuyoruz ve benim için çalışıyoruz. Bana, sen bu dünyada insanların geçişine yardım eden bir melek olmalısın diyor. Bu hem hoşuma gidiyor, hem de ufak bir korkunun ürpertisini hissediyorum.

Yatağa uzanıp gözlerimi kapadım uyumak için ve sonra birden gözlerimi açtım, etrafımın ışıkla, meleklerin rengarenk ışıklarıyla kaplandığını gördüm. Yolumun açık olmasını dileyerek tekrar gözlerimi kapadım.

20 Haziran 2012

Arzu yine hastanede ve akşam onu görmeye gittim. Resmen can çekiştiğini görüyorum. Üstü kapalı ölümü konuşmak, doğru kelimeleri bulmak beni oldukça zorladı.

21 Haziran 2012

Bugün ölümü yazabildiğimi ama konuşmakta zorluk çektiğimi fark ettim. Sanki konuşursam gerçek olacakmış gibi. Şimdi hastaneden haber geldi, kalbinin yanındaki suyu çekecekler. Tanrı yardımcısı olsun. Bu aralar dua etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Birkaç kez aradım, uyuyormuş, konuşamadım.

22 Haziran 2012

Gece rüyamda Arzu ile beraber deniz kıyısında yürüyorduk. Başka insanlar da vardı. Ne yeri, ne de o insanları tanıyorum. Huzurlu bir şekilde yürüyorduk, dalgaları seyrederek.

27 Haziran 2012

Bugün sabah Serhat’ın işlerinin uzaması nedeni ile o gelemediği için ben Gana’ya, onun yanına doğru yola çıktım. İlk defa gidiyorum. Yanıma tekrar okumak için bazı kitaplarımı aldım. “Okuma yalnızca düşünme düzleminde etki yapar, hissetme ve eyleme koyma gerçekleşmezse burada kalır” diyor Deepak Chopra Sırlar kitabında.

Havaalanında bana sarı kağıt soruyorlar, şaşkın şaşkın bakıyorum. Meğerse sarı humma aşısı kağıdıymış. Serhat “Önemli değil orada aşı olup kağıdı alabilirsin” diyor. Zaten iğneden korkuyorum, bir de Gana’da aşı olmak hiç de hoşuma gitmiyor. Pasaporttaki görevliye, ben daha önce Hindistan’a falan gittim diyorum, geveleyerek. Oda bana tamam diyor, aşı olmadan, sadece ücretini ödüyorum ve sarı kağıdımı alıyorum. Hasta olmaktan değil, aşı olmaktan korkan bir ben var içimde. Onca ameliyata ve iki doğuma rağmen kurtulamamışım bu korkudan. Bir keresinde de ilkokulda kaçmıştım aşıdan. Birinden duymuştum, tetanos aşısı olan, yedi sene hiçbir aşıyı olmaz diye. Yeni düşerek çenemi yarmıştım ve onu göstererek tetanos aşısı oldum ben dedim ve beni bıraktılar. Eve geldiğimde kolumu tutuyordum. Küçücük aklımla annemi kandıracaktım. Akıllı kadın, aç da bakayım koluna dedi. Sonunda tekrar okula giderek o aşıyı olmak zorunda kalmıştım.

28 Haziran 2012

Gana’da ilk sabahım. Gece rüyamda Arzu’yu gördüm, kan kusuyordu. Rüyaların tersi olur derler ya ben de buna inanmak istiyorum. Her ilk defa gittiğim ülkede meditasyon yapmak bana ayrı bir duygu katıyor. Bulunduğum bölgenin enerjisinin meditasyonumu da etkilediğini fark ettim. Burada bahçede, açık havada yapmak iyi geldi.

29 Haziran 2012

Akra’da geziyoruz bugün. Okyanusun kıyısında yürüyüş yaptıktan sonra bir restoranda yemeğimizi yiyoruz. Restoran bir otelin bünyesinde ve her taraf yemyeşil. Aslında Akra genelinde toz toprak, konteynerlerden oluşan evlerle dolu. Bir tarafta lüks siteler de var. Hiç Orta Afrika’daymışım gibi gelmiyor. Sanırım iç tarafları daha doğal.

01 Temmuz 2012

Gece rüyamda annemi gördüm, beraber Erzin’e gidiyorduk. Öğleden sonra gelen telefonda babamın düşüp, kalça kemiğini kırdığını öğreniyorum. Üzüntü ve kızgınlık karışımı bir duygu kaplıyor bedenimi. Olacağı buydu zaten. Yaşlı insanlarda kalça kırığının pek de hayırlı olmadığını biliyorum. O anda babam için sonun başlangıcı gibi geliyor. Uçakla bile altı saatlik bir mesafeden ne yapabilirimin çaresizliği de cabası. Allahtan İsmail Bey ilgilenmiş. İsmail Bey sanki benim Hızır meleğim. Onun orada olması yüreğime biraz su serpiyor. Diğer taraftan Arzu’dan haberleri de e-posta ile alıyorum.

03 Temmuz 2012

Babam kalçasından ameliyat oldu. Hastane ve Neşe ile konuşup bilgi alıyorum. Arzu da kemoterapi için tekrar hastanede. Bu durumuna kemoterapinin hiçbir faydası olmadığını bile bile sırf bir şeyler yapmış olmak için veriyorlar. Kız kardeşi ile telefonda uzun uzun konuştuk ancak ne konuştuğumuzu ve neye yaradığını hatırlamıyorum bile. Sadece onun içini boşaltmasına yardımcı oluyor sanırım. Artık konuşma değil, susma ve dinleme zamanı.

Zamanın silemediği hiçbir anı, ölümün sona erdiremediği hiçbir acı yoktur.

Cervantes

05 Temmuz 2012

Akşam iş çıkışında Arzu’yu ziyarete gittim. Artık iki büklüm olmuş. Kas diye bir şey kalmamış, kemik yığını gibi. Kırılıp un ufak olacak diye insan tutmaya bile korkuyor. Eve oksijen tüpü almışlar ama ya randımanı iyi değil ya da Arzu’ya yeterli gelmiyor. Camları açıyoruz hava alabilsin diye. Ellerini tutuyorum nazikçe, biraz da korkarak. Şu anda yapabileceğim tek şey yanında olmak. Birden Arzu tıkanmaya başlıyor, nefes alamıyor.  Hemen arkasından balgam çıkarıyor. Elimde bir peçete üstüne gelmesin diye tutuyorum. Gözlerimi Arzu’nun yüzünden peçeteye çevirdiğimde kan kustuğunun farkına varıyorum. Arzu panik içinde, ben sakin olmaya çalışıyorum ama yüreğim yerine sığmıyor. Bilinçsizce “Arzu’cuğum geçecek” diyorum. Kardeşi, eşi de panik halinde hastaneyi arayarak ambulans çağırıyorlar. Sanki ambulans gelene kadar yıllar geçiyor. Doktorların ambulans şoförüne kırmızıda gideceksin dediklerini duyuyorum. Arzu’nun ağızında oksijen maskesiyle araca yerleştiriyorlar. Yüzünden ne kadar sıkıntı çektiği belli. Kardeşi ile ambulansın ön tarafına oturuyoruz, ikimiz de suskunuz. Annesi ve babası, eşi ile birlikte arabayla gelecekler. Maslaktaki hastaneye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Biraz ilerlemişken ambulans şoförüne telefon geliyor, “Burada yer yok”. Anne ve baba ısrar ediyorlar, doktoru orada oraya gideceğiz diye. Tekrar Maslağa doğru hareket ediyoruz. Yollar çok uzun geliyor. Şoför son sürat gidiyor, koltukta oturmakta zorlanıyorum. Tam mesai çıkışı, trafik sıkışık. İnsanlar ambulansın çığlığının farkında bile değil, yol vermiyor. Herkes telefonla konuşuyor. Yol veren de ambulansın arkasına geçeceğim diye telaş içinde. Derken bir araba biz fren yapınca arkadan bize çarpıyor. Ambulans şoförü umursamıyor, yola devam ediyor. Ambulans şoförlerinin işlerinin ne kadar zor olduğunu canlı yaşıyorum. Can pazarında, bir an önce hastaneye varabilmek için son sürat araba kullanıyorlar. Nihayet hastanenin acil kapısına geliyoruz. Arzu’yu indiriyorlar. Morfin vermişler, sakinlemiş. Yüzünde bir gülümseme var. Her zamanki Arzu. Zor zamanlarında bile espri anlayışını bırakmıyor. “Sizi nasıl korkuttum ama” diyor. Ben de ona bakıp gülümsüyorum. Herkes perişan ama belli etmemeye çalışıyor. Gerçi Arzu’nun kafası iyi olmuş durumda, sanki rüya aleminde gibi. Yarım saat önceki halinden eser yok. Güldüğü zaman, hayatının sonuna gelmiş kişi sanki o değil. Gülmek her halinde ona çok yakışıyor. Rahatladığında ruhunun güzelliği yüzünde ışıldıyor. Acil serviste ilk müdahalesi yapıldıktan sonra Bakırköy’deki hastaneye göndereceklerini söylüyorlar. Babası kızını o kadarcık uzaklığa bile göndermek istemiyor. Yönetimdekilere, eğer kızıma orada bir şey olursa sizi affetmem diyor. Baba yüreği kısa süre sonra olacakları inkar ediyor. Tüm çabalara rağmen, tekrar ambulansla Bakırköy’e doğru yola çıkarlarken, ben de evime dönmeden önce hastanenin bahçesinde bir köşeye oturarak, bir sigara yakıp, Ezgi’yi arıyorum. Onunla konuşup, paylaştığımda kendimi daha bir toparlıyorum. İkimiz de Arzu’nun artık bu dünyadan gitmeye hazır olduğunu biliyoruz.

06 Temmuz 2012

Bugün bizim evlilik yıldönümümüz. Yirmi sekiz sene olmuş.

Kimi insanlar için bir ömür. Serhat Gana’da olduğundan Skype ile görüşüp, birbirimizi kutluyoruz.

Saat on sularında Arzu’nun kız kardeşinden telefon geliyor. Araba kullanabilecek gibi hissetmediğimden bir taksiye binip hastaneye doğru yola çıkıyorum. Sanki yol bitmek bilmiyor. Taksiciden durumun acil olduğunu söyleyerek yardım istiyorum. O da kestirme ve ara yollardan hızla beni götürmeye çalışıyor. Yol boyunca kız kardeşinin söylediği sözler kulağımda “Oyacığım, Arzu çok kötü durumda”. Panik, korku ve şaşkınlık dolu bir sesle söylüyor bunları. Yoğun bakımın kapısında buluyorum onu, donuk gözlerle bakıyor. Bana sarılarak ağlıyor ve ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Sonra hemşirenin ziline basarak beni içeri almalarını söylüyor.

Yavaşça içeri giriyorum. Arzu beni görmekten mutlu, haline rağmen gülümsüyor. Ağızında nefes almasını kolaylaştırmak için maske var. Elini tutarak konuşma diyorum. Bizim anlaşmak için konuşmaya ihtiyacımız yok, gözlerimiz yetiyor. Birden “Hakkını helal et Arzucuğum” diyorum. Sanki onun vedalaşmalarını kolaylaştırmak için. O da yavaşça maskesini çıkarıyor ve “Sen de” diyor. Sonra “Korkuyorum” diye ekliyor. Ben de “Korkuların olmadığı bir yerde olacağını biliyorsun”. Acı ile karışık bir gülümseme beliriyor gözlerinde. Biraz kalıp, yanından ayrılıyorum. Hep nefessiz kalarak ölmekten korktuğunu söylerdi. Koridorda ilerlerken bunun olmaması için dua ediyorum.

Koridorun sonunda eşini görüyorum. Yalnız başına oturuyor. Diğer herkes kapının önünde. Yanına giderek, “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye soruyorum.  Acı bir gülümseme ile “Yok teşekkür ederim” diyor. Sanki ben kimin umurundayım der gibi. Arzunun kalbinin neden parçalanmış olduğunu anlatan bir kare bu. Bir tarafta ailesi, diğer tarafta eşi.

Benim arkamdan yanına gelen tüm yakınları ve arkadaşları ile vedalaştığını öğreniyorum. Bu kalbimin sızısını biraz yumuşatıyor.

Akşam iş çıkışında Ezgiye gidiyorum. Arzu nasıl gitmeye hazırlanıyorsa, biz de onu yolcu etmeye hazırlanıyoruz. Arzu’nun bize kattıklarını konuşuyoruz, bunları konuşurken hem müteşekkiriz hem de biraz korku taşıyoruz. Veda etmek hiç de kolay değil. Eve döndüğümde oğlumla biraz sohbet ediyoruz. Tam yatmaya giderken Ezgi’den mesaj geliyor, “Uyudun mu?” Arıyorum, biraz daha korkularımızdan konuşuyoruz ve tekrar yatmaya gidiyorum. Bir rüya ile uyanıyorum. Arzu bana “Kızıma iyi bakar mısın?” diyor, ben de cevap olarak, “İzin verirlerse” diyorum. Onun için dua ettikten sonra tekrar uyuyorum.

07 Temmuz 2012

Sabah Ezgi ile tekrar konuşuyoruz. Bana “İnkarla pozitif düşünce arasında çok ince bir çizgi vardır” diyor. Bu söz beni çok etkiliyor ve kulağıma bir ses “Arzu siz veda etmeye hazır olunca gidecek” diyor. Bu deneyimin üçümüzün de hayrına olmasını diliyorum.

Akşam Ezgi ile aynı anda meditasyon yaparak, Arzu ve ailesinin kalplerini şifalandırıyoruz. Bu ikimiz için de bir ilk. Çalışma sonrasında duş alıp, uyumaya çalışıyorum.

08 Temmuz 2012

Bugün Pazar. Koltuğa zamkla yapıştırılmış gibi kalkamıyorum. Arzu’ya sürekli Reiki enerjisi gönderiyorum ve bir yandan da onun için dua ediyorum. Yaptıkça yapıyorum, ne kadar sürdü bilmiyorum.

09 Temmuz 2012

Sabah iş yerindeyim, gün geçmek bilmiyor. Ne yapacağımı bilmez halde dolanıp duruyorum. Aklım hep Arzu’da. Hastaneye gitmek de istemiyorum. Çok güzel bir şekilde vedalaştık. Orada olmamın ona bir faydası yok. Ona yüreğimden bol bol ışık gönderiyorum.

Akşam eve dönmek için trafikteyken telefonuma mesaj geliyor, onu okurken Ezgi arıyor. Arzu yuvaya yolculuğunu tamamladı. Doktorlar kalp ve nabzının yavaşlamasıyla, nefes darlığı çekmeden, kalbi durarak vefat etti demiş. Garip bir şekilde bu habere seviniyorum. Sevincin ve üzüntünün ne kadar göreceli olduğunun farkına varıyorum.

Arzu tüm vedalarını gerçekleştirerek ve nereye gittiğini bilerek, her şeyin farkında olarak bu dünyadan ayrılan nadir insanlardan. Mekanı cennet olsun diyorum içimden.

Eve gelir gelmez üstümü değiştirerek annesinin evine gidiyorum. Bana sarılıyor, sen kızımı mutlu ettin, artık sen de benim kızımsın diye ağlıyor. Babası da aynı durumda. Kız kardeşi suskun, nedense beni görmeye bile tahammülünün olmadığını hissediyorum. Bir müddet oturduktan sonra merdivenlerden inerken Arzu’nun kapısının zilini çalıyorum. Eşi açıyor. Başınız sağ olsun diyorum. Teşekkür ederken gözlerime biraz şaşkın bakıyor. Birçok kişi Arzu’nun hastalığında onu da suçladığını düşünürken, benim ona sevgi ile bakmamı anlayamamış gibi. Kızı ve kendisi için yapabileceğim bir şey olursa beni arayabileceğini söyleyerek, bir daha o apartmanın kapısından girmeyeceğimi bilmeden oradan ayrılıyorum.

Arzu’nun bu dünyadan gitmesi benim için bir devrin sonu gibi.

Benim için bir mucize yaratıp kendime inanmamı sağlayan, kanserli hücrelerini tümüyle yok edebilen ve şifanın sadece bu dünyada kalmak olmadığını bana öğreten yüce ruh, sevgili arkadaşım Arzu, yolun ışık olsun.

10 Temmuz 2012

Bugün iş koşuşturması içinde karmakarışık bir ruh haliyle dolanıyorum. Ben aslında yas tutmayı bilmiyorum. Bu kadar duygu ve acı yoğunluğuna rağmen gözümden bir damla yaş gelmiyor. Ağlarsam ne olacak, neden ağlamaktan korkuyorum. İşyerinde meditasyon yapmaya karar veriyorum. İnsan bayılınca niye bir şey hatırlamaz diye bir soru geliyor aklıma (hayatında çok kez bayılmış olan biri olarak). Baygınken zihin devreden çıkıp kayıt tutmuyor sanırım. Kendimizde olduğumuz zamanlarda da zihin hep ön planda, her şeyi kayıt ediyor. O zaman meditasyondaki bir anlık boşluk nasıl bir şey acaba? Sanırım zihnin ve ruhun sustuğu an.

 

11 Temmuz 2012

Arzu’yu yolcu ettim. Şimdi de babam sanki bir an önce gidebilmek için elinden geleni yapıyor. Her geçen gün hayattan biraz daha koptuğunu görüyorum. Bu beni ailemdeki son büyüğümü kaybetme korkusu ile yüzleştiriyor. Bir yandan ona hak verirken, bir yandan kalbim acıyor. Babamı hayata bağlayan bir neden kalmamış gibi. Bir buçuk yıl öncesine kadar tüm yaşadıklarına rağmen hayat dolu olan bu insan neden şimdi böyle oldu? Tanıdığım insanlar içinde akıllı, zeki, inançlı ve kültürlü diye tanımladığım babama ne oldu? Bu durumu kabul edemiyorum, kırgınlık ve kızgınlık olarak dışa vuruyorum. Tek suçlunun da babam olduğunu düşünüyorum. Bildiğim her şey yok oluyor kabule dair. Benim babam bu, kendimce en iyisini istiyorum onun için. Evet, kendimce. Bu hayatı onun seçtiğini unutarak.

12 Temmuz 2012

Babamın durumu nedeniyle zihnim öyle karışık ki, geceleri rüyalarım da bir o kadar saçma sapan. Bu durum da bacağıma sık sık kramp girmesine neden oluyor. Zihnin, bedeni hasta etmesinin en zararsız sinyali. Düşüncelerden kurtulamamamın en büyük nedeni babamın durumuna bir çözüm üretememek. Nasıl da her şeyi kontrol altında ve ipleri elimizde tutmak istiyoruz! Bazen sadece sessizce saygı duymayı beceremiyoruz. Üstelik bir de ben ona ne kadar kızarsam kızayım babam bana hiç kızmıyor. Ben hiç aptalca şeyler yapmadım mı? O bana her durumda nasıl anlayış gösterebiliyor? Bazen bana kızsın istiyorum. Her zaman çok değerlisin benim için diyor, onu, onun beni anlayabildiği gibi anlamamı bekliyor. O, gerçekten bir gün bunun gerçekleşeceğini biliyor.

13 Temmuz 2012

Bu sabah biraz daha dinlenmiş kalktım. Endişe ve korkularım var ama garip bir şekilde bir huzur da var. Her gün babamla telefonda konuşuyoruz. Kimi zaman biraz daha iyi, kimi zaman da sesinin içimi parçalamasına rağmen bir şey yok gibi. Erzin’e gitmek gelmiyor içimden. Sadece her gün sesini duymak istiyorum. Yemek bile yemek istemiyormuş. Neşe’ye küsmüş. Kıskançlık perişan eden bir duygu. Dedikodu yapanlar babamın durumuna hiç mi üzülmüyorlar acaba? Söylentiler gerçek olsa bile (ki böyle bir şeyin olmadığına eminim) bu durumda babamın elinden gelen ne olabilir ki? Bir taraftan da üç tane çocuk var. Bu nedenlerle etraftakilerin babamın perişanlığından ne tür bir fayda elde ettiklerini düşünmeden edemiyorum. Kızgınlıklarım birer birer ortaya çıkıyor. Sanki sadece şu anda olanlara kızıyormuşum gibi. Gerçeği ben biliyorum, bunun bir de geçmişi var. Bizim evimizde sadece baba tarafından birileri gelince kavga olurdu. Annemi ve babamı üzdükleri için kızıyorum. Bütün olanlar film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Neler de depolamışım şu küçücük kafama. Hepsi görünmez bir dosyada. Dosyayı açınca da tüm ayrıntıları ile önümde.

14 Temmuz 2012

Dünkü duygularım beni geçmişimle ilgili çalışmaya yöneltti. Kendimi, ayaklarım gladyatör, yüzüm babam gibi hissettim. Korku ve yalnızlık duygusu hakimdi. Birden aklıma 11 yaşında iken Erdek’e, dayımın yazlığına gittiğimiz geldi. Annem bana yeni, civciv sarısı bir mayo almıştı. Yanlarından açık. O yıl yeni moda olmuştu. Göbek kısmında da büyük bir tokası vardı. Sevinçle giyindim. Tam kapıdan çıkacağımda yengem beni durdurdu, “O mayoyu burada giyemezsin”. Anlamaz gözlerle bakıyordum. Sonrasında da ekledi, “Benim kızımın öyle mayosu yok, sen de giymeyeceksin”. Çok üzüldüğümü ve sanki suçluymuş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Çocuğum ama ağlayamadım bile. Öylece kala kaldım.

Bu çalışmanın sonunda bilinçaltımdan çıkan, “Fazla şeylere sahip olma, kaybedersin ya da seni kıskanıp sevmezler”. Hayatımda bir yerlere kadar gelip, ilerleyemememin nedeni çıkıyordu karşıma.

18 Temmuz 2012

Zihnimin kalabalığı ve kramplarım devam ediyor. Babamın biraz daha iyi olduğunu duymak içimdeki sis bulutunu hafif aralasa da zihnimin sorguları bitmek tükenmek bilmiyor. Serhat’la beraber Yoncaköy’e, Ayşe’lere gitmeye karar veriyoruz. İki üç gün bize değişiklik olacak.

22 Temmuz 2012

Üç gündür Yoncaköy’deyiz. Ayşe’ye Reiki uygularken ve yine yeniden sadece bu işi yapmak istediğime karar verdim. Yarın işe dönüyoruz. Bu konuda bir şeyler yapmam gerekli ama ne olduğunu henüz bulamadım.

24 Temmuz 2012

Sabah çok iyi kalkmadım. Meditasyon ve hareketlerimi yaptıktan sonra daha iyi hissetmeye başladım. Boğazımda bir tıkanıklık var. Hayatımda bana yaramayan konuları bırakmak ve yeni yollara doğru yönlenmek istiyorum.

25 Temmuz 2012

Şehir dışında bir seminer yapma düşüncesi geldi. Kendime inanmaya başladığımı hissediyorum.

(Mayıs,2014 de gerçekleştirdim)

01 Ağustos 2012

Babamın durumu tekrar kötüye gitmeye başladı. Artık tamamen yemeyi ve içmeyi kestiğinden koma haline doğru geçiş yaptı. Bir tarafım bir an önce Erzin’e gitmem gerektiğini söylüyor ama ben 8 Ağustos’ta, yani ağabeyimin ölüm yıldönümünden bir gün sonra orada olmaya karar verdim. Erzin’dekilere haber vermeden gideceğim. Ağabeyimi kaybedeli yirmi dört sene doldu. Belki de sadece bir tarih bile olsa aynı günde iki sevdiğimi kaybetmeye ve bir tarihe iki ölümü sığdırmaya gönlüm razı gelmiyor.

08 Ağustos 2012

İstanbul

Havaalanındayım ve Erzin’e gidiyorum. Gece uyuyamadım. Sıcaktan mı yoksa düşüncelerden mi bilmiyorum. Sabaha karşı rüyamda uçakla bir yere gidiyordum. Başörtülü bir kadın vardı. Neşe’nin yardımcısıymış. Sonrasında, oğlum Can ile Bali’ye benzeyen ama tam hatırlayamadığım çok güzel, deniz kıyısı gibi bir yerlere gitmişiz. Çok güzel koylar vardı ve burada denize girdik. Bakalım Erzin’de nasıl bir durumla karşılaşacağım?

Erzin

Babam küçülmüş, derisi kemiklerinin üzerine adeta yapışmış ve kendinde değil. Bir şeyler mırıldanıyor, yüzü kah gülüyor, kah kızgın. Bu zayıflamış bedeni terk etmek üzereyken iç hesaplaşmasını yapıyor gibi mimikleri var. Elini tutuyorum ve yanağını okşuyorum. Babacım ben geldim, bak buradayım diyorum, gözünden bir damla yaş aşağı doğru süzülüyor, gözleri kapalı.

Ben biliyorum, babam burada olduğumun farkında. Usulca ona veda ediyorum. Onu çok sevdiğimi, her zaman kalbimde olacağını, babam olduğu için her zaman gurur duyacağımı söylüyorum. Beni bu dünyaya getirdiği ve böyle bir baba olduğu için teşekkür ediyorum. Gittiğinde anneme ve ağabeyime iyi olduğumu söylemesini istiyorum. Burada kaldığım beş saatin tamamını babamla baş başa sessizce geçiriyorum. Saat öğleden sonra üçte tekrar İstanbul’a dönmek üzere Adana havaalanına doğru yola koyuluyorum.

Yol boyunca babamın görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyor. O haline rağmen yaşamının tüm hesaplarını görmeden gitmek istemeyen bir insan vardı gözümün önünde. Bir anda kendi hayatımla ilgili hesaplarım aklıma geliyor. Kızgınlıklar, kırgınlıklar, kırdıklarım, üzdüklerim.

Hayata dair en ağır yükün insan ilişkilerinden kaynaklandığının farkına varıyorum. Tüm hesaplarımız hayatımızı paylaştığımız yakın ya da uzak kişilerle.

09 Ağustos 2012

Kendimi çok yorgun hissediyorum. Esin’i aradım ve yardım istedim. Bana Cuma akşamı müsait olduğunu söyledi. Çok ihtiyacım var. Enerjim tükendi.

10 Ağustos 2012

Akşamüstü Esin ile yaptığımız çalışma çok enteresandı. Sanki yattığım yerden havalandım. Bir ara kuşlar gibi özgürce uçtum, bir yerlere gittim. Sanıyorum hep gitmek istediğim bir yerdi orası. Sonrasında göbeğimin üzerinden bir baskı ile yere doğru indim. Osman amcam ve halamı gördüm. Osman amcam ben çocukken vefat etti, halam ise hayatta. Osman amcam sanki babamın babasıymış. Çok etkilendiğim ve hafiflediğim bir çalışmadan sonra eve döndüm.

Osman amcam ile halam evliler. Bu cümleyi duyan herkesin gözleri fal taşı gibi açılıyor. Amcam dedemin ilk evliliğinden olan oğlu, halam ise babaannemin ilk kocasından olan kızı. Aralarında hiçbir kan bağı yok. Babam ise ikisinin de kardeşi. Bu karma ile ilgili bir şeyler sanki çözüldü.

11 Ağustos 2012

Saat sabah on bir ve tam alışveriş torbalarını eve taşırken çalan telefonumda Neşe’nin feryat figan sesi. Babam annemle abimin yanına doğru yola çıkmış. Hemen Esin’e mesaj attım. Asansöre binerek eve çıktım. Bedenim, ruhumun ve zihnimin gelgitleri ile sarsılır durumda. Kalbimin bir yanı babamın huzura kavuştuğunu söylüyor, bir yanı kızgın bir hançer batırılmış gibi acıyor, yanıyor. Çocuklarımla birbirimize sarılıyoruz. Serhat yurt dışında, telefonla konuşuyoruz. Cenazeye gitmek istemiyorum ama egom herkes ne düşünür, ne söyler diyor. Ben babama uzaktan da eşlik edebileceğimi biliyorum. Egoma mağlup olup bilet için internete bakıyorum. Hayat egoma izin vermiyor. Akşama kadarki tüm uçaklar dolu. Öğleden sonraki cenaze törenine yetişmem imkansız. Cenazeye gidemedikten sonra Erzin’de ne işim var? İsmail Beyle konuşuyorum. Merak etme Oya abla ben her şeyle ilgileneceğim diyor, rahatlıyorum. Derken kapı çalıyor, Esin, Serap’a haber vermiş, kapıda karşımda. Sarılıyorum, gözlerim doluyor. Hıçkırarak ağlamayı bilmiyorum. Sadece yanaklarımdan usulca süzülen yaşlar var.

Arkasından Didem ve Bahar geliyorlar. Onlara babam toprağa verilirken meditasyonla eşlik etmek istediğimi söylüyorum. Onlar da biz de katılırız diyorlar. Didem hemen internetten ikindi namazının saatine bakıyor. Atladığımız bir şey var, Erzin daha doğuda olduğu için orada yarım saat önce oluyor namaz vakitleri. Balkonda oturuyoruz, konuşuyoruz. Derken telefonum çalıyor, İsmail Bey “Abla namazı kıldık şimdi toprağa vermeye gidiyoruz” diye haber veriyor. Hayatta hesapsız niyetlerin nasıl da güzel işlediğinin farkına varıyoruz ve hep beraber benim meditasyon odama geçerek babamın ışığa gidişinde ona eşlik ediyoruz.

Akşamüstü Esin de bize katılıyor. Geç vakitlere kadar babamdan, sevgiden veya şu andaki dünya hallerinden konuşuyoruz. Babacığımı bu şekilde yolcu etmek bana iyi geliyor. Evet, annemi, abimi ve babamı fiziksel dünyada kaybettim ama diğer taraftan bir başka ailem var ki onlara paha biçilmez. Eşim ve çocuklarımın varlığı başlı başına bir değer. Kaybettiklerime değil sahip olduklarıma yoğunlaşıyorum.

Büyük bir kaybın yaşandığı bugünde bu kadar şükran ve teşekkür dolu olmak sanıyorum herkese nasip olmuyor.

Bırakmayı bilmek, teslimiyet ve kabullenme, hayatın mükemmel üçlüsü. Koşulsuz mutluluk da bu olsa gerek.

03 Ekim 2012

Şirketimizi kapatacağımızı resmen ilan ettik. Laboratuvar cihazları satılsa da satılmasa da (ki her şey çok kolay halloldu) ailecek yolumuzu değiştirme kararımızı uyguladık. Yeni bir yolun başlangıcındayım. Yolum ışık olsun.

13 Kasım 2012

Şimdi özgürüm. Yüklerimi bırakmanın hafifliği ile uçarak hayatın beni götürdüğü yere gitmeye hazırım. Bugün yeni yolculuğumun ilk meditasyonuna şükrederek, teşekkür ederek, ışık olabilmek ve ışıkta kalabilmek için dua ederek başladım.

03 Kasım 2013

Bu kitabı günlüğümdeki notlarımdan yazmaya başladım. Herkesin yolu ışık olsun.

Babam’a

Bana, insanlara ve hayata nasıl davranmam gerektiğini söylemeden, ama her an göstererek öğreten BABAM’a..

Birlikte yaşadığımız bu hayatım boyunca, babam olmandan mutluluk ve gurur duyarken kendimi daima şanslı hissetmemi sağladın. Senin bana olan sevgin, davranışların ve sabrın, anne olarak yaşadığım hayatıma hep rehber oldu. Beni doğru insan olarak görmen, hayatımı kendi doğrularımla yaşamamı sağladı. Seninle olan o kadar güzel anılara sahibim ki tüm bu yaşanmışlıklar için minnettarım.

Hayatım boyunca beni üzecek, kıracak bir davranışın ya da söylediğin söz olmadı. Benim sana olan kızgınlığım senin üzülmeni ve sıkıntı çekmeni yüreğim kabul etmediği içindi. Şimdi tüm bunları anlamakta ve kabul etmekte zorlanmıyorum.

Bu dünyanın gereklerini yerine getirirken, maneviyatın da bir o kadar önemli olduğunu öğrendiğim ilk kişisin. Anlaşabilmek için konuşmaya ihtiyaç olmadığını birlikte anlayıp, görebildiğimiz için çok mutluyum.

Seni seviyorum ve babam olduğun için teşekkür ediyorum.

Arzu’ya

Sevgili Arzu,

Bana kanseri, korkuları, ölümü, kabulü ve bırakmayı öğrettin.  Yaşamımın ellide biri kadarını seninle geçirmiş olmama rağmen bu sürede bana kattıkların bir ömre bedel.

Seninle tanıştığım günden, seni yolcu edene kadar yaşadığım her an bir hayatı özetledi sanki. Sevinçler, üzüntüler, fiziksel ve ruhsal acılar, kızgınlıklar, affetmeler.

Sana şifa olmaya niyet etmişken bana şifa olduğun için çok teşekkür ederim.

Ezgi’ye

Sana olan duygu ve düşüncelerimi bir zamanlar kısacık bir e-postada anlatmıştım. Bunu bugün burada da paylaşmış olmaktan mutluyum.

Yaşamım boyunca karşılaştığım tüm insanlardan farklı olarak, ben konuşmadan beni anladın, anlamakla kalmayıp hayat amacımın yolunun kapılarını açtın. Bütün bunları yaparken o kadar doğal, o kadar içten ve bir o kadar da beklentisizdin.

Seni seviyorum ve hayatımda olduğun için teşekkür ediyorum.

Oya Ekmekçi

1960 yılında Ankara’da doğdum. 1981 yılında A.Ü Ziraat Fakültesinden mezun oldum. Sınıf arkadaşım Serhat Ekmekçi ile 1984 yılında evlendim. 1986 da kızım Aslı ve 1988 de oğlum Can dünyaya geldi. İlk iş yerim Türkiye Kalkınma Vakfı Ankara Bölge Müdürlüğü Arıcık Tesislerinde bir buçuk yıl çalıştıktan sonra TC Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından 2002 yılında emekli oldum. Geçirdiğim  bel fıtığı rahatsızlıkları ve 3 ameliyat dolayısı ile 2003 yılında Reiki enerjisi ile tanıştım. 2009’da Reiki Master derecesini aldım. 2012 yılı Kasım ayından itibaren bireysel şifa seansları ve Reiki seminerleri vermekteyim.

Kitap ile ilgili yorumlarınız için;

oya@arzuylayasananbirbucukyil.com

Önsöz
Teşekkür
Ezgi’den Önsöz
Giriş
07 Şubat 2011
08 Şubat 2011
09 Şubat 2011
10 Şubat 2011
16 Şubat 2011
18 Şubat 2011
24 Şubat 2011
25 Şubat 2011
03 Mart 2011
08 Mart 2011
17 Mart 2011
24 Mart 2011
02 Nisan 2011
08 Nisan 2011
15 Nisan 2011
16 Nisan 2011
21 Nisan 2011
24 Nisan 2011
25 Nisan 2011
06 Haziran 2011
08 Haziran 2011
03 Ağustos 2011
08 Eylül 2011
21 Eylül 2011
26 Eylül 2011
01 Ekim 2011
04 Ekim 2011
27 Ekim 2011
28 Ekim 2011
30 Ekim 2011
31 Ekim 2011
01 Kasım 2011
02 Kasım 2011
06 Kasım 2011
07 Kasım 2011
10 Kasım 2011
11 Kasım 2011
12 Kasım 2011
16 Kasım 2011
19 Kasım 2011
28 Kasım 2011
01 Aralık 2011
03 Aralık 2011
05 Aralık 2011
18 Aralık 2011
20 Aralık 2011
21 Aralık 2011
31 Aralık 2011
01 Ocak 2012
02 Ocak 2012
03 Ocak 2012
10 Ocak 2012
17 Ocak 2012
18 Ocak 2012
23 Ocak 2012
27 Ocak 2012
28 Ocak 2012
29 Ocak 2012
30 Ocak 2012
01 Şubat 2012
04 Şubat 2012
8 Şubat 2012
14 Şubat 2012
16 Şubat 2012
19 Şubat 2012
20 Şubat 2012
23 Şubat 2012
28 Şubat 2012
02 Mart 2012
11 Mart 2012
17 Mart 2012
21 Mart 2012
27 Mart 2012
28 Mart 2012
03 Nisan 2012
09 Nisan 2012
16 Nisan 2012
17 Nisan 2012
19 Nisan 2012
20 Nisan 2012
21 Nisan 2012
23 Nisan 2012
26 Nisan 2012
01 Mayıs 2012
03 Mayıs 2012
05 Mayıs 2012
07 Mayıs 2012
08 Mayıs 2012
09 Mayıs 2012
10 Mayıs 2012
12 Mayıs 2012
13 Mayıs 2012
14 Mayıs 2012
17 Mayıs 2012
18 Mayıs 2012
19 Mayıs 2012
20 Mayıs 2012
21 Mayıs 2012
22 Mayıs 2012
23 Mayıs 2012
29 Mayıs 2012
30 Mayıs 2012
31 Mayıs 2012
01 Haziran 2012
06 Haziran 2012
10 Haziran 2012
13 Haziran 2012
14 Haziran 2012
15 Haziran 2012
16 Haziran 2012
17 Haziran 2012
18 Haziran 2012
20 Haziran 2012
21 Haziran 2012
22 Haziran 2012
27 Haziran 2012
28 Haziran 2012
29 Haziran 2012
01 Temmuz 2012
03 Temmuz 2012
05 Temmuz 2012
06 Temmuz 2012
07 Temmuz 2012
08 Temmuz 2012
09 Temmuz 2012
10 Temmuz 2012
11 Temmuz 2012
12 Temmuz 2012
13 Temmuz 2012
14 Temmuz 2012
18 Temmuz 2012
22 Temmuz 2012
24 Temmuz 2012
25 Temmuz 2012
01 Ağustos 2012
08 Ağustos 2012
09 Ağustos 2012
10 Ağustos 2012
11 Ağustos 2012
03 Ekim 2012
13 Kasım 2012
03 Kasım 2013
Babam’a
Arzu’ya
Ezgi’ye
Oya Ekmekçi