background

05 Temmuz 2012

Akşam iş çıkışında Arzu’yu ziyarete gittim. Artık iki büklüm olmuş. Kas diye bir şey kalmamış, kemik yığını gibi. Kırılıp un ufak olacak diye insan tutmaya bile korkuyor. Eve oksijen tüpü almışlar ama ya randımanı iyi değil ya da Arzu’ya yeterli gelmiyor. Camları açıyoruz hava alabilsin diye. Ellerini tutuyorum nazikçe, biraz da korkarak. Şu anda yapabileceğim tek şey yanında olmak. Birden Arzu tıkanmaya başlıyor, nefes alamıyor.  Hemen arkasından balgam çıkarıyor. Elimde bir peçete üstüne gelmesin diye tutuyorum. Gözlerimi Arzu’nun yüzünden peçeteye çevirdiğimde kan kustuğunun farkına varıyorum. Arzu panik içinde, ben sakin olmaya çalışıyorum ama yüreğim yerine sığmıyor. Bilinçsizce “Arzu’cuğum geçecek” diyorum. Kardeşi, eşi de panik halinde hastaneyi arayarak ambulans çağırıyorlar. Sanki ambulans gelene kadar yıllar geçiyor. Doktorların ambulans şoförüne kırmızıda gideceksin dediklerini duyuyorum. Arzu’nun ağızında oksijen maskesiyle araca yerleştiriyorlar. Yüzünden ne kadar sıkıntı çektiği belli. Kardeşi ile ambulansın ön tarafına oturuyoruz, ikimiz de suskunuz. Annesi ve babası, eşi ile birlikte arabayla gelecekler. Maslaktaki hastaneye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Biraz ilerlemişken ambulans şoförüne telefon geliyor, “Burada yer yok”. Anne ve baba ısrar ediyorlar, doktoru orada oraya gideceğiz diye. Tekrar Maslağa doğru hareket ediyoruz. Yollar çok uzun geliyor. Şoför son sürat gidiyor, koltukta oturmakta zorlanıyorum. Tam mesai çıkışı, trafik sıkışık. İnsanlar ambulansın çığlığının farkında bile değil, yol vermiyor. Herkes telefonla konuşuyor. Yol veren de ambulansın arkasına geçeceğim diye telaş içinde. Derken bir araba biz fren yapınca arkadan bize çarpıyor. Ambulans şoförü umursamıyor, yola devam ediyor. Ambulans şoförlerinin işlerinin ne kadar zor olduğunu canlı yaşıyorum. Can pazarında, bir an önce hastaneye varabilmek için son sürat araba kullanıyorlar. Nihayet hastanenin acil kapısına geliyoruz. Arzu’yu indiriyorlar. Morfin vermişler, sakinlemiş. Yüzünde bir gülümseme var. Her zamanki Arzu. Zor zamanlarında bile espri anlayışını bırakmıyor. “Sizi nasıl korkuttum ama” diyor. Ben de ona bakıp gülümsüyorum. Herkes perişan ama belli etmemeye çalışıyor. Gerçi Arzu’nun kafası iyi olmuş durumda, sanki rüya aleminde gibi. Yarım saat önceki halinden eser yok. Güldüğü zaman, hayatının sonuna gelmiş kişi sanki o değil. Gülmek her halinde ona çok yakışıyor. Rahatladığında ruhunun güzelliği yüzünde ışıldıyor. Acil serviste ilk müdahalesi yapıldıktan sonra Bakırköy’deki hastaneye göndereceklerini söylüyorlar. Babası kızını o kadarcık uzaklığa bile göndermek istemiyor. Yönetimdekilere, eğer kızıma orada bir şey olursa sizi affetmem diyor. Baba yüreği kısa süre sonra olacakları inkar ediyor. Tüm çabalara rağmen, tekrar ambulansla Bakırköy’e doğru yola çıkarlarken, ben de evime dönmeden önce hastanenin bahçesinde bir köşeye oturarak, bir sigara yakıp, Ezgi’yi arıyorum. Onunla konuşup, paylaştığımda kendimi daha bir toparlıyorum. İkimiz de Arzu’nun artık bu dünyadan gitmeye hazır olduğunu biliyoruz.