background

12 Mayıs 2012

Arzu’nun durumu hiç iyi görünmüyor. Bitmiş, tükenmiş, teni çürümeye başlayan elmanın rengine bürünmüş. Onu böyle gördüğümde korkuyorum, yanına gidip sarılmak istiyorum, Ezgi’yi telefonla arıyorum haber vermek için cevap vermiyor. Odamdan dışarıya çıkıyorum ve o sırada Ezgi geliyor. Ezgi Arzu’nun koluna girmiş. Bir o kadar üzüntü ve korku da Ezgi’nin gözlerine bulut gibi inmiş, yoga çadırına doğru ilerliyorlar. Sürekli saatime bakıyorum, beş dakika, on beş dakika derken bir saat oluyor.  Dayanamıyorum ve çadıra giderek, usulca kafamı uzatıyorum. Arzu gözleri kapalı uzanmış. Ezgi ile göz göze geliyorum. Sorun yok, birazdan geleceğiz der gibi bakıyor. Son zamanlarda anlaşmak için konuşmaya da ihtiyacımız kalmamış. Usulca tekrar ön bahçeye dönüyorum. İçimden sürekli dua ediyorum. Öyle ki ailesine sağ salim dönsün istiyorum. Korkularım her hücremde çığlık atarak bağırıyor. Nefes almaya, düşünmeye, düşüncelerimi duymaya korkuyorum. Birsen’in yüzüne bakıyorum, gözlerinde kendisi için taşıdığı umutsuzluğu görüyorum.

Biraz sonra Ezgi ve Arzu geliyorlar. Ezgi huzursuz, huysuz ve kızgın. Onun duyguları, enerjisi benim içimde. Bazen onun da insan olduğunu, duygularını unutuyorum. Kendimi koca bir kayanın altında sıkışmış gibi hissediyorum. Dağlara doğru oturup, kalbime odaklanmaya çalışıyorum. Bakışlarım dağların yüksek yerlerinde. Derken bir ışık, insan görünümünde kayalıkların üzerindeki bir taşı aydınlatıyor. Hindistan’da gördüğüm tanrılara benziyor. O ışık yayılıyor, kalbime doluyor ve sanki biraz gevşiyorum.